|
 |
|
|
"Onlar olmadı, bari biz rezil olalım"
Gazeteci Belma Akçura "derin devlet"in ne olduğunu 30 yıllık arşivlere girerek inceledi. "Derin ilişkileri dipte aramayalım" diyen Akçura, Murathan Mungan'ın, "Türkiye'de her şey olabilirsiniz ama rezil olamazsınız" sözünü hatırlatarak, "Onlar olmuyorsa, bari arşivlere bakıp biz rezil olalım" diyor
NAKİ ÖZKAN
Ülkemizde ister profesyonel, ister akademik, isterse vatandaş olarak siyasetle ilgilenen her kesimde bir "derin devlet" muhabbeti yapılır. Muhabbettir çünkü herkes fili tutabildiği yerine göre tarif eder. Ama özelikle politikacılar, fili her dönem farklı yerinden tutmayı tercih ettiği için, "derin devlet" olgusu ya da kavramı iyice içinden çıkılmaz bir hale geldi. Gazeteci Belma Akçura arşivlere girerek, bizi zahmetten kurtaracak bir çalışmaya imza attı: "Derin Devlet Oldu Devlet". Kitap politikacıların, bürokratların "derin devlet" kavramı altında bizi nasıl bir çıkmaz sokağa yönlendirdiğini gösteriyor.
Akçura uzun yıllar Türkiye'deki "derin ilişkileri" takip etti. "Susurluk" türü ilişkilerin, insan hakları ihlallerinin dosyalarını tuttu. Ve sonunda bunları "arşivlik" bir kitap haline getirdi.
Kitabınızın adı "Derin Devlet Oldu Devlet" 9'uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in bir sözü. Neden Demirel?
Demirel bende "sözlük" çağrışımı yapıyor. Sözlükte, herhangi bir kelimenin beş ayrı anlamı varsa, Demirel de konjonktürel gelişmelere göre bir kavramı değişik anlamlarda kullanabilen neredeyse tek siyasetçi. Derin devleti her defasında başka türlü yorumluyor. Bir keresinde derin devleti üzüntüyle karşılamışsa, bir başka gün gerekliliğinin altını çizmiş. "Derin devlet askerdir" demiş. 12 Eylül zihniyeti ve uygulamalarının, devletin bütün kurumlarına nüfuz ettiği fikrine kapılınca da, "Derin devlet oldu devlet" demiş.
Özellikle MİT ve Emniyet'te önemli görevlerde bulunmuş yöneticilerin derin ilişkilerine yer vermişsiniz. Örneğin emekli yarbay Korkut Eken gibi... Susurluk davasında yargılandı. Bir eski genelkurmay başkanı ve birçok kuvvet komutanı, "Eken'in faaliyetleri takibimiz altındaydı" dediler ama Eken ceza almaktan kurtulamadı. Tek suçlu o muydu?
Korkut Eken bir dönem devlet adına yapılanlara ve yaptıklarına inanıyor. Zaten, bu yüzden duruşmalarda her şeyi devlet için yapan adam tarzını hiç bozmadı. O, Abdullah Çatlı ile karşılıklı göbek atarken fotoğrafları yayımlanan, Susurluk davasında hafızasını yitiren(!), cezası ertelenince de AB üzerine kitap yazan Özel Harekat Dairesi eski Başkan Vekili İbrahim Şahin gibi davranmadı. Eken, Sedat Bucak gibi çelişkili ifadeler de vermedi. Ya da Özel Timciler gibi, "Bak bir konuşursam" diyerek mesajlar vermedi. "Bir bedel ödenecekse, ben öderim" dercesine davalara gitti, geldi. Bir nevi cezaya "gönüllü" oldu. O nedenle bütün suç onun üzerine kaldı. Emekli komutanlar ise Eken'in cezası kesildikten 11 gün sonra konuştular.
Birbirlerine tehdit
Kitapta, MİT eski Dış Operasyonlardan Sorumlu Daire Başkan Yardımcısı Yavuz Ataç'la bir röportajınız da var. Ataç denilince sahte pasaportlar, eski ülkücüler, Çakıcı vb. akla geliyor. Ataç neden önemli?
Kendisiyle görüşmeye gittiğimde, odası uluslararası takdir belgeleri ve ödüllerle donatılmıştı. Asker çocuğu, askeri eğitim almış, Brüksel'de Kıbrıs'ta NATO'da görev yapmış. Onun da Korkut Eken gibi sayısız hizmetleri olmuş. Dersiniz ki mafya, çete takımıyla bunların asla ilişkisi olamaz. Ama olmuş. Onlara göre bu ilişkiler "görev" nedeniyle olmuş. Kimin ne kadar rolü var bilmek mümkün değil. Çünkü herkes kendi işine geldiği kadarıyla konuşuyor.
Yavuz Ataç; Çakıcı, Yeşil, Çatlı gibi adamların kullanıldığını anlatırken, "PKK meselesi, ister istemez devletin kurumlarını da zaman zaman mevzuatta olmayan davranışlara itiyor" demişti...
Eski MİT Kontrterör Daire Başkan Yardımcısı Mehmet Eymür de, "Bu adamları kullandık çünkü mevzuat damdan düşmedi" dedi. Mevzuatta olmayan işler yapıldığını, hukukun dışına çıkıldığını kabul ediyorlar. "Bunu yapan bedelini öder" diyorlar ama lafın arasına önemle şunu ekliyorlar: "Tabii bir bedeli varsa!"
Eymür'ün de her türlü derin ilişkide adı geçiyor. Hatta Ataç bile, "Eymür hakkında bir gün konuşacağım" diyor ama konuşmuyor.
Türkiye'de "Bak bir konuşursam" diyenler o kadar çok ki. "Konuşursam yer yerinden oynar" diyerek birbirlerini tehdit ettiler. Ama hiçbiri konuşmadı. Biz aralarında bir hesaplaşma olduğunda olayları çözebiliyoruz. Onların istediği ölçüde çözüyoruz.
Kitabınızda eski Diyarbakır sıkıyönetim hakimi Ümit Kardaş, 12 Eylül uygulamaları nedeniyle nasıl üzüldüğünü anlatmış...
Kardaş'la sohbet ederken 12 Eylül'e kadar askeri nasıl sevdiğimi anlatıyordum. Kardaş'ın birden gözleri doldu. Diyarbakır'da görevli olduğu dönemde hakim ve savcılarla otururken, bir panzerin kapısının açılarak iki büklüm olmuş, birbirine zincirlerle bağlanmış duruşmaya getirilen tutukluların meydanda marş söyletilerek nasıl dolaştırıldığını anlattı. Yıllarca bu sahneyi zihninden atamadığını, çok utandığını söyledi.
Fişli polis doktoru
Fişlenen polis doktorunun hikayesi de çok çarpıcı.
Dr. Erdoğan Yağız, İstanbul Emniyet Müdürlüğü eski başhekimi. Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü'nün ilk hekimi. Aniden çeşitli suçlamalarla gözaltına alınıyor, kelepçeler takılıyor, sürgün ediliyor, açığa alınıyor. Basına, "Türkiye'de bebekler bile fişlendi. Ben fişlenen 599 bin 108'inci kişiyim, gördüm" dedi. Polisle çalışmış birinin bile başına bunlar geliyorsa, bizim başımıza neler gelebilir!
Aslında derin ilişkiler hiç de derin değil gibi...
Derin ilişkiler denince, "derinliği" illa dipte aramak gerekmiyor. Derinlik bazen en görünür, en açıkta olandır. Türkiye şifrelerini çözemediği bir romanı dönüp dönüp okuyor. Çünkü hep aynı tarzda, aynı gözle, aynı kafada okuyor.
Derin ilişkileri olanların hepsi devletin görevlisi. Derin devlet tanımı, bize kolay analiz yolu açtığı için mi bu kadar rağbet görüyor?
Kesinlikle. Bence de derin devlet yok. Eski Adalet Bakanı Hasan Denizkurdu ile sohbet ederken, "Bu ülkede bekçiden, polisten hep korkarak büyüdüm" dedim. O da, "Ben bakanken bile üniformalı olan herkesten korkuyordum" diye ekledi. Korku üzerine inşa edilmiş bir derinlik bu. Devletin siyaset yapma tarzı bu. Murathan Mungan'ın dediği gibi, "Türkiye'de her şey olabilirsiniz ama rezil olamazsınız". Onlar olmuyorsa, bari şu arşive bakıp biz olalım...
"Beni koruyun" diyen Yargıtay başkanı
Kitabın ikinci bölümü Mehmet Ağar'a ayrılmış. Neden Ağar?
Arşivde ne zaman bir dosyayı karıştırsam, Ağar hakkında sayısız iddiayla karşı karşıya kaldım. Şunu merak ediyorum: Devlet terbiyesiyle donanmış duruşundaki nezaket, konuştuğunda her üç kelimeden ikisi "devlet", diğeri "adalet" olan bir insan, nasıl bu kadar suçlamayla karşı karşıya kalır? Ve nasıl bu kadar suçlamaya rağmen hep bir adım daha yukarı sıçrar? Hakkında bir suçlama daha olursa -ki son olarak Sauna Çetesi'nde adına rastladım-, bu da demektir ki başbakan olacak!
Ağar için neden, "Dipten gelen dalga" diyorsunuz?
Ağar seçim meydanlarında da, "Tepeden inme değil, dipten geleceğini" söyledi. Bu sözü söylediği gün İlya Ehrenburg'un "Dipten Gelen Dalga" romanı aklıma takıldı.
Bir de, "Beni Ağar'dan koruyun" diyen Yargıtay üyesi var.
1996'da Mehmet Ağar adalet bakanı. Halen Yargıtay 3. Ceza Daire başkanı olan Yusuf Kenan Doğan ise Adalet Bakanlığı müsteşarı. O dönemde Doğan, Ağar'ın kendisini tehdit ettiğini öne sürerek, "Beni ailemi ve çalışma arkadaşlarımı Ağar'dan koruyun" diye suç duyurusunda bulundu.
|
|
|

|