|
 |
|
|
Örtünenin bir yüzü kara, örtünmeyen zenci; öyle mi?
Başbakan Erdoğan türban mevzuunu "siyah-beyaz ayrımcılığına" benzetmişti bir ara... Ona göre türbanlılar siyahtı bu memlekette. Peki Amina Vadud başını açtığında kendini daha "siyah" hissediyorsa / hissettiriliyorsa... Kim daha siyah-kim daha beyaz, kim daha Müslüman-kim daha az Müslüman; niye bu dünya böyle?
Geçen hafta boyunca İstanbul'a gelen tüm yabancılara "hoş geldiniz"e gittim ben. Niye "sosyal böcük"ler gibi hafta boyu oradan oraya uçtum? Bilmiyorum ki! Bir konsept otomobilin tanıtımı için İstanbul'a gelen teknik ekiple yemek yedim mesela, dün yazdım ya hani. "Amanın da amanın, kim gelmiş" diye, onunla yemek, bununla çay, ötekisiyle içki, bir sohbet, bir muhabbet, bende bir sosyallik, bir misafirperverlik...
Bu arada Amina Vadud da Türkiye'ye geldi. Geçen yıl Amerika'da kadınlı erkekli bir gruba cuma namazında imamlık ettiğinde gazetelere haber olmuştu. Afrika kökenli Amerikalı, bir papaz kızı ama üniversite yıllarında İslamı seçmiş bir Müslüman, Virginia Commonwealth Üniversitesi'nde profesör ve feminist.
Tempo dergisinin davetlisi olarak "İslam'da Reform ve Kadın" konulu bir konferans vermek üzere İstanbul'daydı.
Ona da "Hoş geldiniz" dedim mi?
Tabii ki! Başını örtecek kadar Müslüman, imamlığa soyunacak kadar feminist bir kadınla tanışmayı isterim hakikaten.
Cuma sabahı, konferanstan önce Hilton'a gittim; birkaç gazeteci daha var, çay içip sohbet ettik.
Yorumlar ataerkil
Birkaç gün önce Milliyet'e "İslam dini, insanı kadın-erkek diye ayırmaz. Ayrım bizim kafamızda" diyen Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu ile aynı şeyi söylüyor Vadud da...
Müslümanlığın ataerkil ideolojinin etkisi altında yorumlandığını anlatıyor.
Kadın hakları mücadelesinde ırkçılıkla mücadele ile aynı prensipleri kullanan, ırkçılıkla mücadeleyi model alan gruplardan bahsediyor.
Tüm bu konuşmalar esnasında başı kapalı Vadud'un.
"Örtünmenin kişisel bir karar olduğunu, 'örtün' ya da 'örtünme' diye kadınlara baskı yapılmasını kabul edilemez bulduğunu" söylüyor.
"Türban takmak kadının özgürlüğüne mani değil" diyor, "Neredeyse hiçbir şey giymeyen Amerikalı kadınların hepsi çok mu özgür yani? Her şey kalpte ve beyinde."
"Başımı açayım mı?"
Vadud'un Amerika'da bir konferans esnasında "Başımı örttüğümde çoğu Müslüman beni Afrikalı-Amerikalı olarak görmüyor, onların gözünde birden Güney Asyalı oluveriyorum" dediğini okumuştum: "Ama başörtüsüzken benim Afrikalı saçlarımı görüyor, benim siyah olduğumu idrak ediyor ve aniden bana karşı davranışları değişiveriyor. İşin gerçeği ben 'zenciyim'. Ve
siz de benim siyah olduğum gerçeğine tahammül etmelisiniz!"
Bu yüzden soruyorum: "Siz başınızı ne zaman örtüyor, ne zaman açıyorsunuz?"
Kalbini ve kafasını işaret ediyor:
"Canım ne zaman isterse" diyor, "Canım istediğinde örtüyorum, canım istediğinde açıyorum. Şimdi açmamı ister misiniz?"
Ben istemem. Daha doğrusu istiyor değilim.
Onun da az evvel söylediği gibi bu "istenebilir" bir şey değil.
Ama soruyu o sorunca, masadaki gazetecilerden isteyenler oluyor tabii.
Ve başını açıyor Vadud.
İşte bu kadar.
Sonra zaten konferansta da başını açtı. "Aşın artık bu konuyu" dedi. Aşalım, aşalım tabii ama...
* * *
Aaa Amina Vadud var ya... Siyah!
Danimarkalılardan Türk rock tarihi dersi
"Turistleri sevelim, onlara yardım edelim, misafirperverliğimizi gösterelim haftası"nı mı kutluyoruz nedir, geçen hafta böyle bir turistik faaliyet içindeydim ben kendi adıma.
İki Danimarkalı turiste de, üstelik Beşiktaş-Fenerbahçe maçının başını kaçırma pahasına yarenlik ettim.
"Mühim maç var şu esnada" dedim. "Galatasaray mı?" dediler bilmiş bilmiş. Yok şekerim, o değil! Fenerbahçe'yi öğrettik kendilerine hemen. İki kişi iki kişidir. Böyle teker teker öğretmek gerekse bile, tüm dünyaya Fenerbahçe'yi tanıtacağız tabii ki.
Bu arada çocuklar gelmeden evvel bizim rock'çıları falan çalışmışlar. "Barış Manço, Erkin Koray, Cem Karaca" diye saydılar bir çırpıda.
Ve... Başka kimin adını söylediler dersiniz?
Erkut Taçkın!
"Erkut Taçkın" dediler abi, kim hatırlar Erkut Taçkın'ı? Elin Danimarkalısı nereden biliyor onun ismini?
"Bir balıkçı köyünde seninle bir yaz / O evde kalmıştık duvarları bembeyaz / O evde geçse bir ömür az / Tüter gözümde aklımdan çıkmaz / Orada tatmıştık mutluluğu / Kaldı uzakta o en derin haz..."
Bildiğimden değil, eve gelince merak edip internetten dinledim bu şarkıyı.
Biz maç için eve dönerken, çocukları yemeğe uğurladık.
Yemekten sonrası için ne önerdik peki?
Belkıs Özener, Babylon'daydı çarşamba akşamı. Madem eskilere meraklılar, fırsat bu fırsat, eski Türk filmlerinin şarkılarını da dinlesinler bari!
Finlandiyalıların Eurovision travması
Geçen hafta birkaç Fin gazeteci geldi İstanbul'a. Maksat Türkiye'yi tanısınlar, gidip Finlandiya'da güzel güzel tanıtsınlar ve bizim de Finlandiyalı turistlerimiz olsun falan filan.
Fakat önce onların Türkiye'den bir ricası var. Diyorlar ki "Eurovision'da bir siz, bir de biz sıfır puan aldık. Siz sonra birinciliği tattınız ama biz hâlâ bunu yaşayamadık. Artık sıra bizde. Bizim travmamızı da üstelik en iyi siz anlarsınız. Lütfen Türkiye, bize oy gönderin."
Meğer Eurovision ezikliğinden mustarip tek halk biz değilmişiz. Üstelik onların ezikliği hâlâ devam etmekteymiş.
Finlandiya'yı bu yıl Lordi temsil ediyor, "Hard Rock Hallelujah" ile.
Ne menem bir şarkıdır, ben ne bileyim. Fakat işte sıfır (0!) puan ıstırabını ancak birincilik paklar, onu gayet iyi biliriz.
Biliriz bilmesine de ama bu adamlara da, bu tiple...
Neyse ben ricayı iletmiş olayım da; belki bir yardımcı olmak istersiniz Finli arkadaşlara...
Kimse yüksek sesle konuşmuyor, korku kulaktan kulağa büyüyor
Bir ara ufak çaplı bir "Dünya Türk Olsun-D.T.O." salgını başlamıştı; önce İzmir'de galiba, Ankara'da, Bursa'da, sonra İstanbul'da... Bununla ilgili bir şeyler yazmıştım ben de. "Öldürürüz, vururuz, yüzünü dağıtırız, seni mahvederiz" gibi tehditlerle dolu ve elbette türlü çeşitli küfürlerle bezeli bir sürü tepki geldi.
Sadece bir mesajda, hakikaten çok kötü oldum ben.
Mesajın başında "contra_ss" kendini övüyor, benim genlerimin bozuk olduğunu söylüyor; sonu ise şöyle:
"Sandığınızdan daha kudretliyiz,
bunu da unutmayın. Kudretli olmak, toplanıp Hıristiyanların dini bayramlarında 'Ya Allah bismillah Allahüekber' diyerek onlara saldırmak değildir.
Sonuna kadar istihbarattayız ve herkesi gözlüyoruz.
(Arkanızda, Doğu illerindeki hastanelerde, doktorların Kürt kadınlarının rahimlerini almasını sağlayan bir Derin Devlet varsa güçlüsünüz demektir.)"
Öylece kalakaldım ekranın karşısında. Parantez içindeki kısmı üç kere falan okudum. Sonra da ilk tepkim "Kime gitsem?" oldu, "Birine gitmeliyim. Polise mi gitsem? Polis ne yapsın? Bir yetkili bulmalıyım... Fakat kim o yetkili?"
Bunu yazsam mı diye düşündüm ama zaten Doğu'da doktora gitme alışkanlığı yok kadınların. Bir de bunu yazarsam -belki de bir manyağın uydurduğu saçma bir mesaja dayanarak- Kürt kadınlar doktordan daha fazla çekinirler diye endişelendim.
Şimdi yazıyorum çünkü üç gün önce Mardin'in Kızıltepe ilçesinde bir köye tetanos aşısı yapmaya giden sağlık ekibi taşlandı. "Derdiniz bizi kısırlaştırmak" diye bağıran kadınlar tarafından.
Demek ki konuşmamak, yazmamak çözüm değil. Aksine; konuşulmasa da, yazılmasa da kulaktan kulağa yayılıyor bu tür şeyler. Üzerine gidilmedikçe söylenti köpürüyor, korku daha da büyüyor. Sonunda insanlar aşıdan bile ürküyor, "Acaba mı?" diyorlar.
|
|
|

|