|
"Korkutucu" olmak mı, "sevilen" olmak mı?
"Aile" yapısının görünmeyen terazisine şöyle bir bakıldığında; genel olarak anneler sevilir, babalardan da daha çok korkulur.
Ve anneler, çocuklara karşı babaları, otoriter bir jandarma çavuşu olarak kullanırlar.
Örneğin çocuk, sokakta top oynarken komşunun camını mı kırdı; anne, sıkıntılı bir tavırla:
- Sus, baban duymasın, der.
***
Çocukların evdeki yaramazlıklarıyla başa çıkamayan annelerin kızgın bağrışları, hâlâ daha kulaklarımızda değil mi:
- Allah'ın belası piç, akşam baban eve geldiğinde, bak nasıl kemiklerini kırdıracağım senin...
Çünkü anneler de çocukken, aynı tehditle; anneninkinden daha sert olan baba dayağıyla korkutularak, azarlana azarlana büyümüşlerdir.
Disiplinin şifresi otoritede; otoritenin şifresi de, korkutucu olmakta...
Feodal dönemlerde derebeyleri de, aşiret beyleri de; haçlı sakallı, yahut sakallı sarıklı tarikat liderleri de; korkutucu oldukları oranda otoriterdiler. Kızdıklarını yargısız cezalandırırlardı.
***
Toplumların gelişmesiyle pırlantalaşmaya başlayan evrensel "hukuk"; yargısız infaza dayalı voyvoda otoritesinin yerini almaya başladı. Neyin suç olduğu, neyin suç olmadığı ve hangi suça ne ceza verilmesi gerektiği; arı duru bir saptamayla yazılı hale getirildi.
Suçlamaların da, savunmaların da, somut kanıtlara dayatılması gerekiyordu.
Evlerdeki babalara kadar uzanan aşiret beyi korkutuculuğu; netleştirilmiş kriterlere göre, "kimin haklı-kimin haksız olduğu"nu karara bağlayacak "yargı"yla, yer değiştirdi.
***
Korkutucu olma tutkusu, hâlâ daha çok yaygındır dünyada; özellikle de hukuk bilincinden yoksun ülkelerin yöneticilerinde...
Onun için de; hem içeride, hem dışarıda baş edilmez bir "korkutucu" olma rolüyle, sürekli höthötlenilir.
***
Bir de çocukken, korkudan çok sevgiye dayalı bütünleşmeler bahçesinin anneleri, büyükanneleri, büyükbabaları, dayıları paralelinde; sevgiyle yaklaşılan doruklar var.
1. Dünya Savaşı'nın bitiminde İtalya'da Mussolini, gölgesini büyütmeye başladığı sıralarda; Polonya'da da ünlü kere ünlü piyanist ve besteci Paderewski Başbakan oluvermişti.
***
Mussolini içeride ve dışarıda korkutucu olarak yaşadı ve en sonunda da, idam edilerek bacağından ters asıldı.
Paderewski ise, 80'ini aşıncaya dek, değerlerden anlayanlar dünyasının alkışlarıyla yaşadı.
***
Evrensel bir sevginin tahtına oturma, zor mu zor görünüyor insanlara. Korkutucu olmanın tadı, çok daha kolay ballanıyor gönüllerde.
Doğumdan kalkıp, kaybolma ufkuna doğru uçan ömür kuşunda; egosunu tatmin edecek bir aranış çırpınması da var; korkutuculardan biri olmak mı, sevilenlerden biri olmak mı?
Franco olmak mı, Picasso olmak mı?
***
Günümüz dünyasında ülke ve devletler de, bir çift sayfa halinde açılıyor insanlığa; bir sayfalarında korkutuculuk var, bir sayfalarında da sevilme...
Eski Roma dönemindeki Sezar'lar gibi, salt korkutuculuğa abanmak, yeterli olmuyor alkışlanmaya...
Her ne kadar insanlar; öküz, inek, köpek, eşek gibi evcil hayvanları bir hakaret deyimi olarak kullansa ve aslan, kaplan gibi yırtıcıları, övgülerinin simgeleri yapsa da...
***
Salt korkutuculuğa özenme ve sürekli korkutucu olmaya çalışma; gitgide çirkinleşiyor ve fiyaskolar çukuruna düşmeye başlıyor...
Çocuklar nasıl büyüyor ve babaların korkutuculuğu azalıyorsa; toplumlar da, gelişip "küreselleşme" sürecine giriyor...
***
Atom başlıklı ve uzun menzilli füzelerden çok daha sevimli ve kârlı, ellerdeki cep telefonları...
Tıpkı kedilerle köpeklerin evlerde, yürekten sevilip okşanması ve aslanlarla kaplanların, sirklerle hayvanat bahçelerinde bir hayli kibarlaşması gibi...
***
Sövme sayma, vurma kırma, korkutuculuğa sığınma; gün günden daha ilkel bir manzara çizmede...
"Hukuk"u benliğinde ve bilincinde pırlantalaştırmış ve evrensel alkışlara kreşendo çektiren yaratıcılarıyla, bir "sevilenler agorası" oluşturmuş ortak bir dünyaya doğru gidiyor, insanlığın ortak gemisi...
***
Binlerce yıldan bu yana sürüp gitmiş bir ütopya olan "Uzay Mekiği" bugün artık uzayın ta içinde...
***
Arada sırada Mehmet Akif'in yanında, Tevfik Fikret'i de hatırlayıp; Avrupa Birliği ile uyum sağlamak rotasında, sanıldığı kadar da birikimsiz olmadığımızı değerlendirmek gerekir bendenizce.
Değerlendirmek gerekir, çünkü Fikret daha yüz yıl önce şöyle diyordu:
Toprak vatanım, tüm insanlık milletim... İnsan
İnsan olur ancak bunu algılamakla, inandım.
Şeytan da biziz, cin de; ne şeytan, ne melek var;
Dünya dönecek cennete insanla, inandım.
İnsanlıkta gelişme ezelidir; bu kemale
Tevrat ile, İncil ile, Kuran ile inandım.
Tüm insanoğulları birbirinin kardeşi... Hülya!
Olsun, ben o hülyaya da bin canla inandım.
***
Annelerden daha çok, babalardan korkma geleneği, iyice güvelenmede...
Bu arada babalar da, korkutucu olmayı benimsemek yerine; sevilecek biri olmayı, hak etmeye çalışmalı; öyle değil mi?
c.altan@prizma.net.tr
|
|