Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 19 Mayıs 2006 / Cuma  
   Milliyet Online    Emlak    Arabam    Kariyerim    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Kalem kılıçtan üstün, kağıt daha keskin

Karşılıklı konuşmalarda mevzunun nerelere sapacağı belli olmaz. Oysa mektup öyle mi ya? Hele de bir kavganın yönünü tayin etmek üzere yazılmışsa... Mektubu yazan, sahanın sınırlarını belirler. Gel de çık bakalım işin içinden


tubakyol@yahoo.com

Evde bir mektup buldum. Sevgilime, eski sevgililerinden biri tarafından yazılmış. Çok özel bir şey. Hiç okunur mu! Ayıp. Hemen okudum tabii.
Bir insan birlikte yaşadığı birine niye mektup yazar ki? Ne cins bir kadın adamın karşısına geçip kavga edeceğine oturur da bir mektupla hislerini falan anlatır?
Amma iş ha!
Ben de mi bir mektup yazsam acaba?
Evde böyle bir mektup bulmanın ne kadar can sıkıcı olduğunu, bu mektubu en azından benim karşıma çıkacak bir yerde saklamaması gerektiğini, aslında bu mektubu hiç saklamaması gerektiğini, hemen o mektubu yırtıp atması gerektiğini, hayır yakması gerektiğini, aslında önce yırtıp sonra o minicik parçaların bir kısmını yakması, gerisini tek tek yutması gerektiğini anlatan bir mektup.

Ne bağırıyorsun, hisli hisli yazsana
Kağıt kalem alıp yazmaya... Başlayamadım!
Nasıl başlanır bir mektuba?
Sevgili sevgili,
Sana bu satırları arka odadan yazıyorum. Burada bir mektup buldum. Bulduğum bu mektubu senin suratına fırlatmamak için kendimi zor tutuyorum.
Hatta artık tutamıyorum.
Ne mektubu ya? Kim uğraşır mektupla? Büyüyünce mektuplarımı kitap mı yapacağım?
Gidip hemen kavga ettim tabii.
Ve tabii hiçbir netice elde edemedim bu kavgadan. Zira mevzu o sinirle hesap etmediğim bir yöne saptı. Benim de evde, eski sevgililerimle çekilmiş fotoğraflarım vardı: Hayır hayır, bu da nereden çıktı şimdi, mevzumuz bu değildi!
Oysa üşenmesem, oturup bir mektup yazsam şöyle hisli misli, sevgilim o mektuba takılıp kalmışken, fotoğraflar falan nereden gelecek aklına, "Ah canım, çok mu üzüldün sen?" kıvamında, eski sevgilinin mektubu hemen o dak'ka çöpü boylardı.
Ne cins bir kadın adamın karşısına geçip kavga edeceğine mektup yazarmış yani?
Akıllı bir kadın.
Bu mektup hadisesinin üzerinden geçen bunca yılda birçok defa o eski sevgilinin aklını takdir ettim; mektup yazma taktiğini taklide girer diye tekrar etmemiş olsam da...

Mektup: Kendin çal, kendin oyna
Her memleketteki iktidar-muhalefet ilişkileri, hatta uluslararası ilişkiler de aslında en temelinde ikili ilişkilere benzemiyor mu?
Konular daha karmaşık, kazanımlar daha büyük, izleyici sayısı daha fazla...
Ama kavga aynı kavga.
Yöntemler de aynı esasında.
Bir kavgayı kazanmanın yolu kavganın mümkün mertebe sizin belirlediğiniz rotada ilerlemesi değil midir?
Birbirinize karşılıklı yanlışlarınız olabilir.
Mesele; "yanlış"ı kimin tanımlayacağı, tartışmanın kimin yanlışı üzerinden yürüyeceği, kimin el alemin -ya da halkın ya da dünya kamuoyunun- gözünde "yanlış adam" konumuna düşeceği değil midir?
Kavgalarda bir "haklı" yoktur. Kavga iktidar mücadelesinden başka nedir ki? Benim dediğim olacak, benim istediğim olacak, beni dinle, bana uy, beni anla...
Kim kimi dinleyecek peki? Kim kime uyacak? Gündemi kim belirleyecek? Kimin gündemi tartışılacak?
Karşılıklı konuşmalarda sen bir şey söylersin, o bir şey söyler, kavga bazen insanın hiç istemediği yerlere gider...
Oysa mektup öyle mi ya? Kendin çalıyor, kendin oynuyorsun; karşındakine de bu gösteriyi izlemekten başka bir yol bırakmamış oluyorsun.

Sahi ABD ile İran niye didişiyordu?
Mahmud Ahmedinecad, yoksa Ahmedinejat mı, adı Türkçede her nasıl yazılıyorsa işte o zat, İran cumhurbaşkanı olan hani, ABD başkanına niye mektup yazdı, niye 18 sayfa?
Üstelik şu sıralar Amerika-İran gerginliğinin sebebi İran'ın nükleer çalışmaları imiş gibi görünürken, İran'ın nükleer çalışmalarını koskoca 18 sayfada neredeyse bir cümle ile geçiştirmek de neyin nesi?
Şimdi tüm Amerikalı yetkililer şaşkın: "Hayır hayır, bu mektup da yazılanlar da nereden çıktı? Mevzumuz bu değildi. Değildi!"
Evet, mevzu Amerika'nın "yalandan gerekçelerle" Irak'a müdahale etmesi, 11 Eylül saldırılarıyla ilgili açıklanmayanlar, "Latin Amerika'da seçilmiş hükümetlere karşı darbecilerin desteklenmesi" vesaire değildi.
Sahi mevzu neydi?
Ahmedinecad mektubuna bir cevap beklediğini söyledi.
Amerika mektuba cevap vermeyeceğini açıkladı.
Bir mektubun cevabı o mektubun çizdiği çerçeve içinde kalınarak verilmeli, mektuptaki sorular cevaplanmalı, suçlamalara mantıklı açıklamalar getirilmeli.
Uluslararası ilişkilerde kaçın kur'asıdır Amerika. Hiç bunu yer mi?

Elinde mektup, hiddetle kalktı ama...
Kim böyle bir mektubu yer?
Kim kendisine bile yazılmamış bir mektup yüzünden hiddetle kalkıp zararla oturur?
Benim dışımda -politikacı mıyım canım ben?
Başka kim?
Recep Tayyip Erdoğan.
Üstelik kendisine bile yazılmamış, Selanik'te Atatürk'ün doğduğu evdeki ziyaretçi defterine yazılmış, büyük ihtimalle Erdoğan'ın okuyacağı da düşünülmeden, öylece, içten geldiği gibi, biraz da 82 yaşın coşkusuyla kaleme alınmış, tamam, belki Erdoğan'ın şahsına ve AKP'ye hakaret de içeren ama nihayetinde Atatürk'e bir iç dökme niteliği taşıyan bir mektubu oradan yırtıp Bakanlar Kurulu'nun gündemine taşıyan kim?
Recep Tayyip Erdoğan.
* * *
Oysa Ahmedinecad'dan daha az politika biliyor değil sanki Erdoğan ama...
Atatürk'ün ziyaretçi defterine
18 sayfalık bir mektup yazıp, memlekette kendisine ve hükümetine yöneltilen eleştirilere sadece bir tek cümlede, o da kıyısından temas edip geçiştirmek aklına gelmedi demek.
E her şey tecrübe. Bir dahaki sefere...

manik depresif köşe

Geçen yıl bir arkadaşım 18 yaşında ona yazdığım bir mektupla çıkageldi. Taşınırken bir kitap arasında bulmuş galiba, geri almak şartıyla bana getirdi. Ben de söz verdim. Sözümde durmalıyım, değil mi? Ayıp.
Bu mektubu ona geri vermedim tabii, asla da vermeyeceğim. Nasıl bunalım bi'şi:
"Benim için şimdilik her şey kötü. Örneğin bugün kumsala indim, güneş bulutun arkasına girdi ve saatlerce çıkmadı!"
Hava durumunu bile üstüne mi alınır insan yahu? Meğer 18 yaşında manik-depresif değil, direkt depresifmişim ben. Böyle sürüp gidiyor mektup ve dört sayfa sonra bağlıyorum:
"İnan bana, sana bir gün neşeli bir mektup yazacağım. Ümidini sakın yitirme. Ama dünyada çok fazla soytarı var, ben de şarlatanlık yapamam ki. Ben de böyleyim işte."
Yılmaz Morgül'müşüm ben meğer; ağlaya ağlaya tekrar edermişim: "Ben böyleyim. Ben böyleyim."
Ben böyle miyim!
Depresyondan da öte bir yerdeyim.




CUMARTESİ
"Bizim kızlar" ünlü raketlerin karşısında
Hem enine hem boyuna
Karaoke barlarda bir gecelik şarkıcı olun
Anneniz için lezzetli öneriler
ne var, ne yok
Tom'u da mı kaybettik?
"İdealim Türkçe sözlü caz albüm"
Tenimizin renk değiştirme zamanı geldi
En moda En yeni
Sanatçı öğrencilerden sergi





Melis Alphan
Cengiz Eren
İlke Gürsoy
Ali Rıza Kardüz
Cemal Saydam
Tuba Akyol
İlhan Uçkan
Yalvaç Ural

© 2006 Milliyet