Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 22 Mayıs 2006 / Pazartesi  
   Milliyet Online    Emlak    Arabam    Kariyerim    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil

Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Danıştay cinayeti sonrası

Ankara'daki puslu hava, Washington'ın görme yeteneğini de zorluyor. "Ne oluyor" sorusu, Türkiye'yi izleyen yetkililerin, analistlerin dilinde. Yanıtını, Türk medyasında; hükümetin, ordunun, yargının açıklamalarında arıyorlar.
Şu temenninin değişik ifadelerini, Danıştay cinayeti sonrasında, birçok ABD'li kaynaktan dinledim:
"Türkiye'nin son yıllardaki istikrarı bozulmasın. Bu istikrarın, parlamentodan geçen siyasi reformlar, AB ile müzakere sürecine girilmesi, ekonominin dönüşmeye başlaması gibi elle tutulur sonuçları kaybedilmesin."
Bu dilekle birlikte, görünürdeki istikrarın derine inip inmediği, içten içe ısınan Türkiye'nin kaynama noktasına gelip gelmediği de tartışılıyor, tabii.

11 Eylül mü?
Hürriyet'in Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök 'ün yabancı medyada da alıntılanan ve anında uluslararası üne kavuşan "Cumhuriyet'in 11 Eylül'ü" saptamasının yayımlandığı gün karşılaştığım bir yetkili, "Bilemiyorum," diyor, "11 Eylül, Washington'da herkesi kenetlemiş, benzerine az rastlanır bir birlik havası doğurmuştu. Ankara'daki durum sanki bunun tam tersi."
Bir yanda, 11 Eylül benzetmesinin özünü ilgilendiren, Danıştay'a saldırıyı kimin niçin yaptırttığı tartışması var. Bu, ne kadar kısa zamanda, ne kadar kesin biçimde aydınlığa kavuşursa Türkiye için o kadar iyi.
ABD'li kaynaklarla sohbette ise, ister istemez saldırının bir anda çok daha görünür kıldığı siyasi tablo öne çıkıyor. "Ak Parti hükümetinin bazı kesimlerle arasının nasıl olduğunu merak eden vardıysa, bu cenaze töreninde aradığı yanıtları bulmuştur" diyor Türkiye'yi iyi tanıyan ABD'li bir emekli diplomat.
AKP'ye nicedir olumsuz bakan ve neo-con (yeni muhafazakar) diye bilinen bir başka isme göre ise, "Başbakan Erdoğan'ın cenaze törenine gitmemesi akıl almaz." Ben, "Başkan Bush da, Irak'ta ölen askerlerin cenazelerine gitmiyor" deyince susup gözlerini deviriyor.

"Biz ve onlar"
ABD'li gözlemciler, Türkiye'de laiklik konusundaki duyarlılık düzeyi, daha doğrusu laiklik anlayışı farklı iki kesim olduğunu biliyorlar.
Son gelişmeleri, bu konudaki ayrılığın doğal bir tezahürü saymak mümkün mü? Uluslararası siyasi literatüre Türkiye sayesinde giren "derin devlet" lafını, son günlerde Washington'da da birçok kez işittiğimi yazmama gerek var mı?
"Biz komplocu düşünmeye pek yatkın değiliz" diyor bir ABD'li kaynak, "Katilin yakalanması iyi oldu. Soruşturmanın hızlı ilerlemesini umarız. Ama arkasında ne olursa olsun, bu vahim cinayet sonrası yaşananlar yeniden gösterdi ki, bir değil, birden fazla Ankara var."
Sonra, Ankara'nın kendi kendisine "Biz" yerine, "Biz ve onlar" diye baktığından dem vuruyor.
Bu şizofreninin, Washington'a Türkiye ile ilişkilerde diplomatik avantaj sağlayıp sağlamadığını sorunca, "İşleri kolaylaştırmıyor; tam tersine" demekle yetiniyor.
Ama şurası kesin: Başbakan'ın randevu talebini değerlendiren Beyaz Saray, Bush-Erdoğan görüşmesinin, Türkiye'de dış politikadan ziyade, iç politika açısından önem taşıyacağının farkında.

Çankaya hesabı
Genelkurmay Başkanı ile Başbakan'ın birbirine karşı mesajlar verdiği, Başbakan'ın, ana muhalefet liderini kanlı bir komplonun parçası olmakla suçladığı, cenaze törenine katılan hükümet üyeleri ile muhalefet liderlerinin sert protestolara hedef olabildiği bir başkent, toplumsal uzlaşı yansıtan bir cumhurbaşkanı seçebilecek mi?
Geçen hafta Hasan Cemal'den okudunuz; ABD yönetiminin üst düzey bir yetkilisi, "Genelkurmayın, Başbakan Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olmasına izin vermeyeceği kanısındayız" diyebiliyor.
Diğer ABD'li yetkililer ise, sadece son gelişmeler üzerine değil, uzunca bir süredir, Çankaya'daki devir teslim sürecinin, Türkiye'yi gerginliğe sürüklemeden, üzerinde uzlaşılması kolay bir isim bulunarak tamamlanması umudunu dile getiriyorlar.
Yazının başında alıntıladığım temenni yabana atılmamalı: ABD, Türkiye'nin siyasi ve iktisadi istikrarsızlığa sürüklenmesini istemiyor ve AB sürecinin sekteye uğramamasına büyük önem veriyor.
Farklı birçok iddiaya rağmen, benim Washington'daki gözlemlerim ısrarla bu yönde. ABD'nin önümüzdeki dönemde, "biz ve onlar" Ankara'sını ilgilendiren her adımını da, bu hassasiyetle atacağına inanıyorum.

ycongar@erols.com








Taha AKYOL
Laiklik, demokrasi ve asker
DANIŞTAY'DA yapılan katliam girişimini, bir u...
Çetin ALTAN
Ayvayı nasıl yiyorsunuz?
Kimse ayvayı nasıl yediğini düşünmemektedir. ...
Yasemin CONGAR
Danıştay cinayeti sonrası
Ankara'daki puslu hava, Washington'ın görme y...
Can Dündar
Kemal Paşa'yı kurtaran damat
Danıştay saldırısı, artık "Atatürk'ün yaş gün...
Semih İDİZ
Gazetecilikte sorumluluğun artan önemi
Konrad Adenauer Vakfı ile Türkiye Gazeteciler...
Faik ÖZTRAK
Dalgalı kur korur (mu)?
2003 sonundan bu yılın mart ayına kadar yaban...
Hasan PULUR
Avrupa bizi istedi mi, istemedi mi?
AVRUPA istedi de biz mi girmedik?
Yaman TÖRÜNER
Sağlık konusuna dokunan bin "ah" dinliyor
İlaç harcamalarının azaltılması ve zincir ecz...
Osman ULAGAY
İç ve dış kırılganlık çakışırsa
Şu eski ünlü soru bir süreden beri gene çok s...
Güngör URAS
Dövize hücum kimseye bir şey kazandırmaz
Üç yıldır Merkez Bankası piyasaya Türk lirası...

© 2006 Milliyet