|
 |
|
|
'Çekeriz cefa'
Kadıköy Altıyol'da toplanıp, çoluk çocuk - genç yaşlı yürüyen...
Yaşlı gözlerle "Aziz Başkan bizi bırakma" diye kükreyen...
Federasyon başkanının istifasını isteyen...
Başkanı küstüren her unsuru protesto eden sevgili Fenerbahçelilere sözüm yok.
Demokratik haklarını, demokrasi sınırları içinde kullanıp niyetlerini açıkladılar ve kusursuz bir eylem yaptılar.
Hiçbir "savaş karşıtı" yürüyüşte, "nükleer enerjiye hayır" mitinginde, "insan hakları", "hayvan hakları" eyleminde erişilemeyecek düzeyde kalabalıktılar.
Coşkuluydular.
Kararlıydılar.
Peki neden o kadar karamsardılar?
Söze, niye "Taraftarız biz çekeriz cefa" diye başladılar?
Herhalde kafiye uysun diye değil.
Belli ki, onlar da "Türk taraftar kimliği"nin olmazsa olmazı "cefa"yı benimsemişler çekilmesi gerektiğine inanmışlar, kendilerine yakıştırmışlardı.
Türkiye'nin en zengin ve en güçlü takımının taraftarı bile eziyetsiz günleri haram saymaktaydı. Taraftar "keder" için vardı.
Doğduğu günden beri kulağına "arabesk" üflenen, atasözlerinden cami imamlarına kadar sistemli bir şekilde bu dünyadan nefret etmeye yönlendirilen, yürekten kahkahası bile "karı gibi gülme" diye kesilen nesillerin "futbol keyfi" de böyle olmaktaydı.
"Taraftarız biz çekeriz cefa"...
Peki ne zaman düzeliriz?
Beş sene sonra... Sayın Yıldırım'ın periyodik istifa krizinde...
Taraftar Altıyol'dan Fenerbahçe'ye yürürken;
"Taraftarız biz, heyecan isteriz;
Aziz Başkan bizi terk etmeyiniz" diye bağırırsa.
Fenerbahçe bilançosu
Aziz Yıldırım devrindeki "muhasebe"ye taktı bazıları!..
"Fenerbahçe'de borç tavana vurmuş"...
"Aziz Bey'in aldığı durumda bırakma sözü varmış"...
Eeee... Ne oldu?
Sayın Yıldırım kulübü 16 milyon dolar borçla almıştı; 120 milyon dolar borçla bıraktı.
Sayın Yıldırım kulübün başına geçtiğinde bütçe 16 milyon dolardı, bugün 120 milyon dolar.
Fark var gibi gözükse de tıpa tıp aynı.
Yani sekiz sene önce de, bugün de borç bütçe kadar.
Yalnız bir ufak nokta var.
Başkan Okocha'yı satıp borcu sıfırlamıştı sekiz yıl önce.
Bugün borcu kapatmak için stadı satmak lazım.
O kadar.
Yürüyelim arkadaşlar
Fenerbahçeliler'in "Aziz Yıldırım yürüyüşü"nden sonra, sıra geldi Beşiktaşlılar'ın "Sergen Yalçın yürüyüşü"ne...
İnsanlar caddelerde...
Duyarlılık zirvede.
Sayın Genelkurmay Başkanımız Özkök Paşa'nın mesajı "yürütme"den "yürüyenler"e kadar yanlış anlaşıldı galiba.
Nobre'ye karşı çıkmak!
Beşiktaşlılar'ın Nobre transferine direnmesi, futbol mantığı ile asla açıklanamaz.
Ama ben anlıyorum.
Hatta bu direnişte bir sürü etik gerekçeler de buluyorum.
En başa ise Nobre'nin şaibeli gollerini koyuyorum.
Aşık oldukları kulüplerine transfer edilerek, "ne olursa olsun sonuca gitmeyi şiar edinmiş bir futbolcunun" ödüllendirilmesi anlamına gelecek bu "kazanım"a muhalefet eden Beşiktaşlılar'ı futbol etiği bağlamında kutluyorum.
Onları anlıyorum.
Anlayamadığım; Fenerbahçe'den transfer edildiği için karşı çıkanlar...
Nobre'nin sahada işe yaramayacağını söyleyenler.
Pahalı bulanlar.
Futbolunu beğenmeyenler.
Bir de "koyu ten"ine bakıp, "İşte Beşiktaş'a yakışan santrfor" diyenler.
Onlara çok, ama çok üzülüyorum.
Düğmeye mi basıldı?
Konu siyasi... Danıştay katliamı, halkın tepkisi, olası gelişmeler konuşuluyor ekranda.
Konuklardan Emekli Büyükelçi ve derin Fenerbahçeli İnal Batu, konuya sürekli futboldan örnekler getiriyor.
Diyor ki, "Türk insanının mizacı böyle".
Afrika'da ormandan yeni yeni çıkıp şehirleşmeye başlayan ülkelerde de görev yapmış gençliğinde... Bizdeki gibi koro küfürler görmemiş. Sokak çatışmalarına dönen rekabete rastlamamış.
Afrika ormanlarında bile yerimiz yok yani.
Bir ara Fenerbahçe'yi, AKP iktidarına benzetiyor Batu...
Açıkça "Herkesle kavgalı olmanın bedelini ödedi" diyor kaçan şampiyonluk için.
Ve bir öneri getiriyor:
"Sahada faul yapana ceza var. Toplulukları birbirine sokan yöneticilere neden ceza yok".
Sayın Batu bir siyasetçi.
Rahatsızlığın nerelere ulaştığı belli.
Biz, yıllarca yazdık. Kavga etmeyin dedik. Sevgi dedik. Saygı dedik. Tevazu dedik. Yakışmaz dedik... Dinletemedik.
Ama artık bıçak kemiğe dayanmıştı.
Bakan'dan Vali'ye, Emniyet Müdürü'nden siyasetçilere, tüm Devlet ve Bürokrasi tribün olaylarından ve ona çanak tutan yönetici gaflarından bıkmıştı.
Frene basmayan yöneticilerin gitmesinden başka çare kalmamıştı.
Birileri düğmeye mi bastı bilemem.
Zaten düğmeye ne gerek vardı?.. Herkes açıkça söylemişti şikayetlerini.
Fakat en önemlisi halktı. Bu ulusal bir tercihti. Savaşarak ganimet elde etme devri Osmanlı'da kalmıştı. Değil Aziz Yıldırım, kimse karşısında duramazdı halkın huzur arayışına.
Ya yöntem ve söylem değişecek, ya da tasfiye süresi hızlanacak.
eguven@milliyet.com.tr
|
|
|

|