|
 |
|
|
SEYİR DEFTERİ
Cem Sultan'ın izinde (2)
Cem Sultan'ın Rodos'ta 34 gün boyunca konuk edildiği evi bulmam güç olmadı. Ne var ki, ünlü Şövalyeler Sokağı'ndaki ev onarıldığı için içeriye giremedim
NEDİM GÜRSEL
Fransız yazar Edouard Sablier tarihsel kaynaklara dayanarak yazdığı belgesel romanda, Cem Sultan'ın Rodos'a gelişini şöyle anlatıyor:
"Rodos'a vardıklarında kafileye görkemli bir karşılama töreni yapıldı. Değerli halılarla kaplı tahta köprü, şehzadenin gemiden inince ata binmesi için denizden, Grande Nef yelkenlisinin üst güvertesinin altına dek uzatılmıştı. Zengin takımlarla donatılmış görkemli atların dizginlerini, onun armasını taşıyan ipek giysiler içindeki özel uşaklar tutuyordu. Halk ünlü İstanbul fatihinin oğlunu görmek ve alkışlamak için sokaklarda, teraslarda, balkonlarda, heyecan içinde toplanmıştı. Altın yaldız ve taşlarla işlenmiş bir örtüyle örtülmüş ve altın gemle desteklenmiş bir savaş atının üzerindeki Büyük Efendi, askeri ve sivil binalarla çevrili Sen-Sebastien Kilisesi'nin bulunduğu meydanda bekliyordu onu. İki yanında, gözalıcı giysileriyle atlara binmiş soylu delikanlılar, arkasında en zengin komutanlar ve idare rahiplerinden oluşan atlı alayı bulunuyordu. Halkın alkışları ve kale burcundan atılan top sesleri arasında, Cem'i ve yanındakileri başşehrin en gösterişli sarayına götürmek üzere, Fransız topraklarından gelmiş şövalyelerin kalması için ayrılan Fransız hanına kadar uzayan kalabalık bir alay oluşmuştu."
Şövalyelerin tarikatı
Adını Vaftizci Yahya'dan alan Sen-Jan Şövalyeleri tarikatı 11'inci yüzyılda Amalfi tüccarları tarafından kurulmuştu. Şövalyeler Katolik Avrupa'nın soylu ailelerinden geliyorlardı. Feodal toplum yapısını ve şövalye geleneklerini sürdürmek, Hıristiyan değerleri koruyup kollamak için ant içmişlerdi. İslama, özellikle de İstanbul'un fethinden sonra Balkanlar'da genişleme sürecine giren Osmanlı İmparatorluğu'na karşı Avrupa'nın güneydoğu ucunda dinsel ve askeri bir güç oluşturuyorlardı.
Katolik dünyanın ve Latin uygarlığının savunucusu konumundaydılar. Kendi içinde bir devlet olan idari yapı, soylu ve rahiplerin ömür boyu seçtikleri Büyük Efendi'nin yönetiminde, sekiz "dil"e, yani bölgeye bölünmüştü: Almanya, İngiltere, İspanya, Kastilya, İtalya, Fransa, Provence ve Auvernia.
Tuzağa düşmüştü
1482 Temmuz'unda Cem Sultan Rodos'a ayak bastığı zaman devletin başında Limousin'li bir aileden gelen Kont Pierre d'Aubusson bulunuyordu. Şehzadeyi görkemli bir törenle karşılamasına rağmen onu Bayezid'e karşı kullanmaya kararlıydı. İstanbul'a elçiler göndererek padişahla anlaştı ve Cem'in masraflarına karşılık ondan yılda 40 bin düka koparmayı başardı.
Cem şövalyelere sığınmakla, farkında olmadan tuzağa düşmüş, ellerinde bir rehine olarak kalmaya mahkum olmuştu. Artık yarı mahpus sayılırdı. Ölene dek Avrupa'da bir şatodan ötekine dolaştırılacak, saraylarda ağırlanmasına rağmen hareket özgürlüğü kısıtlanmış bir yarı tutsak muamelesi görecekti.
Cem Sultan'ın Rodos'ta kaldığı 34 gün boyunca konuk edildiği evi bulmamız güç olmadı. Ne var ki, ünlü Şövalyeler Sokağı'ndaki ev onarıldığı için içeriye giremedik. Ortaçağın en iyi korunmuş, bugüne dek neredeyse olduğu gibi gelmiş, Büyük Efendi'nin sarayının hemen yanından aşağıya, limana doğru inen sokak boyunca bitişik düzen sıralanan kumtaşı evlerden biriydi. Bugün Fransız konsolosluğu olarak kullanılan yanındaki evden pek farkı yoktu.
Hislerini bilemeyeceğiz
Konsolosluğun açık kapısından içeriye girip serin avluyu geçtiğimizde, karşımıza palmiyelerin gölgelediği güzel bir bahçe çıktı. Cem'i o bahçede, Rodos'un ünlü şahinlerinden birini kendi elleriyle beslerken düşündüm. Endişeliydi. Burada hayatı güvencedeydi belki ama geleceği belirsizdi. Taht uğruna ailesini Kahire'de bırakmış, düşmanlarıyla işbirliğine razı olmuştu. Kendini hain olarak duyumsuyor muydu, yoksa hak iddia ettiği taht, yani egemenlik tutkusu suçluluk duygusundan daha mı güçlüydü? Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz.
Cem üzerine yazılan romanlar genelde tarihsel olaylara ağırlık veriyor, şehzadenin ruhsal durumunu çözümlemeye pek yanaşmıyordu. Orada, taşla yeşilin halleşip kaynaştığı serin bahçede, evin birinci katına çıkan merdivenlere tırmanmadan önce uzun süre kaldım. Bir gün Cem Sultan'ın serüvenini yazmaya, onu sürgünde bir Türk şehzadesi olarak değil, Batının hem merak edip hem dışladığı, diyeceğim günümüzde "uygarlıklar çatışması" olarak adlandırılan bir gerilim ortamının izdüşümündeki "Büyük Türk"ün simgesi olarak ele almaya karar verdim.
Kulağıma gelen ses
Eski kent dışarıda, taş evleri, cami ve kiliseleri, Osmanlı'dan kalma o güzelim çeşmeleri ve "khoklakia" denilen çakıl mozaikleriyle kaplı dar sokaklarıyla uğulduyordu. Kulağıma bir ses gelir gibi oldu. Cem acıklı serüveninin daha yeni başladığını, izini Fransa kıyılarına dek sürmem gerekeceğini fısıldıyordu. Konuşan Fatih'in talihsiz şehzadesi değil, Rodos'un deli rüzgarıydı belki. Denize açılıncaya dek hiç dinmedi rüzgar, eskinin olağanüstü günlerine Cem'in serüvenini de katarak, eksik kalan yerleri kendi hayal gücüyle tamamlayarak tüm olan bitenleri anlattı durdu.
|
|
|

|