|
 |
|
|
Medeniyet dediğin...
İran'da "keşfedilen" kabileye medeniyet mi götürülecek şimdi?
İran'da çıplak bir kabile bulunmuş. İran'da... Ve çıplak, öyle mi? Hakikaten dünyadan haberleri yok demek ki. Nitekim İran'da yayımlanan Keyhan gazetesini bu insanlardan haberdar eden Ciroft milletvekili Ali Zadsar "Her şeye kadir olan Allah'tan, dinden, İslam'dan haberleri yok" demiş.
En mühimi bu tabii!
Dış dünyayla hiçbir bağlantısı, yolları, hastanesi, ilacı, okulu olmayan, mağaralarda yaşayıp ağaç yapraklarını yiyen ve yapraklarla örtünen bu insanlar "dinsiz".
Ya da vardır belki bir dinleri ama örtünmek bu dinin kurallarından biri değil demek ki.
Kerman eyaletinin dağlık bölgelerinde, dış dünyayla bağlantısı olmayan başka
köyler de olabileceği belirtiliyor.
"Uzayda hayat" aranırken, "Mars ne zaman yerleşime açılacak?" mavraları dönerken dünyada, işte tam da bu
dünyada, çağlar öncesinde yaşayan insanlar var.
Henüz keşfedilmemiş yerleşimler... Adı bilinmeyen, hiçbir haritada görünmeyen köyler... Haritalarda boşluklar...
Gine haritasında boşluk
David Attenborough'nun "A Blank on the Map"i gibi... Bunu "Haritadaki Boşluk" diye çevirdim kendimce, mahsuru var mı?
Attenborough ünlü bir belgeselci. 50 küsur yıldır BBC'de çalışıyor. "Haritadaki Boşluk" da belgesellerinden biri.
1960'larda, Yeni Gine'de, yerleşim olmadığı sanılan bir bölgenin havadan çekilen fotoğraflarında, ormanın ortasında ev gibi, bahçe gibi karaltılara rastlanıyor.
Yoksa orada insanlar mı yaşıyor?
Attenborough bu insanları -eğer varsa bu insanlar- bulmak için oraya gidiyor.
Şahane bir adam kendileri. Hakikaten iyi niyetli. Ama belgesel açılırken ve sonra da defalarca, "keşfedilmek üzere aranan yerliler" için şöyle deniyor: "Hayatında hiç Avrupalı görmemiş insanlar!"
Tamam, onlar hiç Avrupalı görmemiş olabilir. Ama Avrupalılar da onları hiç görmemiş. O zaman niye "Avrupalıların hiç görmediği insanlar" değil? Çünkü kendini "ileri", kendisinin bilinmemesini ise "geri" kabul eden, "ileri ile geri"yi de bizzat tarif eden Avrupalının gözünden bakılıyor onlara.
Zavallı yerliler, hiç Avrupalı görmemişler!
Haneye tecavüz bu!
Bir sürü alet edevat, çadır, ilaç vesaire ve bol bol da yiyecek taşısınlar diye 100 kadarı "Avrupalı görmüş" yerli, 107 kişilik bir ekip yola koyuluyor. Fakat yol-iz yok tabii! Bir nehri geçmek için köprü inşa ediyorlar.
Gece konaklayacakları yerde çadır kuracaklar ya, o sık ormanlarda onlarca ağaç kesiyorlar çadırlara yer açmak için. İyi niyet doğaya zarar vermeye engel değil!
Birkaç gün sonra bir ev buluyorlar. Ev varsa, insan da vardır. Nasıl bir insandır bu? İnsan yiyen bir canavar-insan olmasın sakın!
Biraz korkuyorlar ama o kadar da değil. Çünkü tabancaları var. Eve dalıp her şeyi elliyorlar. İşte şu herhalde dans giysisi ve kemikten yapılmış bir hançer ve domuzların çene kemikleri ve oklar ve mızraklar...
Ocağa dokunuyorlar. Taşlar ılıkmış hâlâ. Az evvel burada birileri varmış.
Şimdi neredeler?
Uzaylılar gelse, ben de kaçardım. Ve uzaylılar evime böyle teklifsizce girseler, çok kızardım. Bu Avrupalı adamlar "haneye tecavüz" gibi yasalar çıkarırken ve kendi ülkelerinde bu yasalara uyarken, nasıl oluyor da bu insanların evine izinsiz giriyor?
İlkel insanların "mahremi" olmaz mı?
Belki de olmaz. Mahremiyet de, mülkiyet de bizim sonradan icat ettiğimiz şeyler.
Yine de, ne bileyim, ayıp sanki.
Ortak dil ticaret mi?
Sabah bir sürpriz yapıp kampa geliyor adamlar. Bu adamlar niye gülüyorlar?
Ne canavarı yahu, dost canlısı insanlar.
Dişlerinin yarısı yok, diğer yarısı çürük ama "tek dişi kalmış canavar" değil onlar.
Fakat nasıl anlaşacaklar? Ne'ce konuşacaklar? Belgeselciler hemen ticarete soyunuyor, ortak bir dil kurmak için.
Ticaret yani, insanların ortak dili mi?
Gazete kağıdı işe yaramıyor ama tuza seviniyorlar. Sonra gidiyorlar. Karşılığında bir şey getirmeleri gerektiğini anladılar mı?
Yoksa sadece, midesini ovuşturan belgesel ekibinin aç olduklarını anlatmaya çalıştıklarını mı anladılar?
Kim bilir? Ertesi gün sırtlarında bir sürü yiyecekle geliyorlar yine de. Bu kez karşılık olarak cam boncuklar veriliyor. Hayır, cam boncuklar hiçbir işe yaramıyor.
Puff! Nereye kayboldular?
David Attenborough bu insanlara çok dikkatli yaklaşılması gerektiğini söylüyor.
"Ses kayıtlarını dinleterek, fotoğraflarını çekip göstererek onları şok etmek yerine, adım adım yaklaşmak gerek" diyor.
Ne yazık ki sonra acele bir adım atıyor.
Yerlilerin peşine takılıyor. Dönüp ters ters bakıyor yerliler. Ve birkaç metre önde yürümeye devam ediyorlar. Sonra...
Puff! Kuş olup uçuyor, buhar oluyorlar. Yoklar. Gittiler. Bir daha da gelmiyorlar.
* * *
İran'daki yerliler de, onları "keşfeden" insanları görünce kaçmışlar.
Şimdi İran hükümeti ne yapacak? İslam'ı mı anlatacak onlara? Ticaret mi yapacak, "Yaprakları getir, al bu giysileri giy" diye?
Elbette o insanlarla "iletişilmesi" gerek.
Ama bilirsiniz, bazen insan yaşamakta olduğu hayattan şüphe ediyor. "Böyle olması demek, sadece böyle olabilirdi mi demek?" diye düşünüyor. Belki kendi kodlarımızla kuracağımız iletişim, dayatacağımız kurallar, o kadar doğru, o kadar gerekli... Değildir!
Belki onlardan öğreneceklerimiz vardır.
Bakın, ben sayı saymayı öğrendim!
Gazete iyi bir hediye mi?
Belgeselciler iletişim dili olarak ticarette karar verdi. Yerlilere hoşlarına giden bir şey verilecek, yerliler de karşılığında sahip oldukları bir şey verecekler.
Yerlilere önce gazete kağıdı veriliyor.
Ne yapacaklar gazeteyi? Okuyacaklar mı? Mühim bir haber mi varmış? Gazetenin, gazetede çalışan biri olduğum halde benim hiç bilmediğim bir kıymeti mi var? Değerli bir hediye mi gazete?
Ben de arkadaşlara tomar tomar hediye edeyim bari...
Yeni Gineliler arasında, en azından "Avrupalı görmüş olanlar" arasında pek popülermiş gazete kağıdı. Gazete kağıdı, tütün sarmak için iyi bir malzeme çünkü. Ve çok tütün içiyor bu insanlar, bizden beter. İşlenmemiş ham tütünü, kuru yapraklara sararak içiyorlar normalde. Gazete kağıdı da kuru yapraktan çok daha iyi.
Fakat bizim yerliler anlamıyor. Şaşkın şaşkın bakıyorlar gazeteye. Bir tanesi okur gibi bakıyor. Diğeri, okumuş bitirmiş gibi tutuyor.
Biri de bakıyor bakıyor gazeteye, önce yırtıyor, sonra elindeki parçaları yavaş yavaş buruşturup dertop edip... Gülüyor.
Bir elimde beş parmak... Sonra? Say, bak
David Attenborough ikinci karşılaşmalarında birkaç nehir ismi sayıyor yerlilere. Yerliler de Attenborough'nun onlardan bildikleri nehir isimlerini saymalarını istediğini anlıyorlar. Böylece haritada o nehirler yerel isimleriyle işaretlenebilecek.
Yerlilerden biri nehir isimlerini kendi dilinde saymaya başlıyor. Sayarken de, tıpkı bizim yaptığımız gibi rakamları parmaklarıyla gösteriyor. Bir elinin parmaklarını sayıyor önce. Bildiğimiz, hep yaptığımız gibi (üstte, solda):
Serçe parmak, 1; yüzük parmağı, 2; orta parmak, 3; işaret parmağı, 4; baş parmak, 5...
Adını bildiği nehirler, yani sayma işlemi henüz bitmedi.
Saymaya devam ediyor:
Bilek, 6; bilekle dirsek arası, 7; dirsek, 8; dirsekle omuz arası, 9; omuz, 10; boyun, 11!
Sayı sayarken parmaklardan sonra kola geçen, oradan omza ve boyna devam eden Yeni Gineli yerli, 11'den daha fazla nehir ismi biliyor olsaydı, 12 için neresini sayacaktı? Boynun öbür yanına mı geçecekti? Yoksa 12, çene miydi?
Ve sonra boynun diğer yanı, sonra diğer omuz, sonra kol ve nihayet diğer elin parmaklarına mı inecekti?
İnsan merak ediyor, değil mi?
İyi ki doğdun. Nice belgesellere...
David Attenborough şu sıralar 80'inci doğum gününü kutluyor olmalı.
Bir belgeselciye yaraşır bir doğum günü partisi hazırlamış kendine. 8 Mayıs'ta, Galapagos Adaları'nda dev tosbağalarla takılacak, onları filme çekecekti.
Hâlâ oralarda mıdır?
2008'de bitmesi planlanan, sürüngenler ve amfibilerin hayatını anlatan yeni belgeseli üzerinde çalışıyor olabilir.
İran'a da gider mi?
O şimdi en tecrübeli!
|
|
|

|