|
Küp üstüne küp dizseler, en altından bir çekseler...
Henüz "hele şükür" deme dönemine tam gelinemedi ama, TÜSİAD'dan açılan bir pencere ile birkaç avuç taze hava eser gibi oldu.
Neden birkaç avuç taze hava eser gibi oldu?
"Kışla" parfümlü siyaset ile "cami" parfümlü siyasetin üstüne oturduğu polemik tepsisi "türban-laiklik" kutupluydu.
Ve polemik tepsisine sınıfsal bir açıdan bakıldığında, karşımıza çıkan tablo "köylü-kentli" çatışmasıydı.
* * *
Kentliliğin, yani burjuvazinin simgesi; etli şaraplı, kadınlı kahkahalı sofralardır. Köylülüğün simgesi ise; kadınsız, kahkahasız erkek erkeğe kahveleri...
Türkiye'de, burjuva sınıfının mayasını oluşturan sermayeci örgütlenmeler yerine, burjuvazi imajını; sırtını "kışla"ya dayamış, kravatlı, şapkalı bürokratlar oluşturuyordu; yani efendim Hazine'den geçinmeli kesim...
Ve nüfusun ağırlıklı kesimi köylüydü.
* * *
Şayet TÜSİAD yüz yıl önce boy atmış ve köylüler "işçi sınıfı" kimliğiyle fabrikalarda çalışmak için, kentlere yerleşmiş olabilseydi; "burjuva sınıfı ile işçi sınıfı" çıkarlarının çatışmasından doğacak siyasal partiler sayesinde, hem gerçek bir demokrasinin platformuna, hem de teknolojik aşamalarla çok başlı modern üretimlerin çağdaşlık doruğuna lök gibi oturulmuş olurdu.
Ne yapmalı ki, 55 İslam ülkesinin hemen hemen tümünde olduğu gibi, Türkiye de köylü ağırlıklı bir ülke niteliğini aşamadan -Washington'un baskısıyla- çok partili bir düzene geçmeye çabaladı...
* * *
Etli şaraplı, kadınlı kahkahalı bir sofrada simgeleşen burjuvaziye; "cehennemlik bir kefere cümbüşü" olarak bakan ve öteki dünyada ödüllendirilmeye dört elle sarılarak, onda teselli arayan köylü sınıfı ise, tam bir oy deposuydu.
Politikacılar, oy deposunun meşrebine uygun davrandıkça; burjuva taklitçiliğiyle çağdaş görünümlü sivil-militer bürokrasi, "laikliğin tehlikeye düştüğü" iddiasıyla, tankları sokağa çıkarıyor, partileri kapatıyordu.
* * *
TÜSİAD'da Mustafa Koç, Ömer Sabancı'nın; anlamsız yere azıtan türban polemikçilerine karşı yaptığı uyarılar ve laiklik ilkesine sahip çıkmaları; "kışla" parfümlü uyarıların yerini aldıkça; Türkiye de daha rahat oturacaktır çağdaşlık rayına.
* * *
Dünyada da "İslam-Hıristiyan" görünümlü gerginliğin arkasında; etli şaraplı, kadınlı kahkahalı kentlilikle; kadınsız kahkahasız, erkek erkeğe kahveli köylülük çatışması yaşanıyor...
Küreselleşme sürecine giren yeryüzünde; kadınsız kahkahasız, erkek erkeğe kahveleriyle köylülük mü, 5 kıtanın tümüne kendi bayrağını dikecek; yoksa etli şaraplı, kadınlı kahkahalı kentlilik mi, daha çok yaygınlaşacak yeryüzünde?
Ve Türkiye, hangi yöne doğru eğilimli kalacak?
* * *
Mustafa Koç'la Ömer Sabancı'nın uyarıları bir nirengi noktası sayılmalı ve kulak ardı edilmemeli.
Modern teknolojilerin aşamalarıyla "işçi sınıfı enternasyonalizmi"nin tarihe karışarak, yerini "burjuva enternasyonalizmi"ne; çeşitli politik görüşlere dayalı ekonomilerin de yerini, müspet bir bilim haline gelmekte olan "evrensel ekonomi"ye bırakmaya başladığı bir dönemde; 21. yüzyıla en hızla el uzatan, AB ile eşdeğerleri paylaşan ve taklitçilik ötesi bir burjuvaziyi temsil eden tek örgüt TÜSİAD...
* * *
"Ulus-devlet" modeline bağlılığın, donmuş bir statükoculuğu oluşturduğu "uzay çağı" eşiğinde; politikalardan arınmış bir "ilericiliğin", "dünya vatandaşlığı"na dönük bakış açısını, -özerkliğine kavuştukça- en hızlı algılayacak örgüt de yine TÜSİAD olacaktır....
Evrenselleşme gücünün daha da hızlanıp yaygınlaşmasını dileriz. Köylülükle oligarşik yapının temelden değişim dinamosu orada...
* * *
Birkaç tane de pazar fıkrası:
Nasreddin Hoca, yılbaşından bu yana benzine 15 kez yapılan zammı az buluyor:
- Benzine yapılan zamlar hem çok daha büyük, hem de çok daha sık olmalı, diyormuş.
Hoca'ya:
- Sen ne diyorsun Hocam, demişler; bu gidişle sonunda arabaya da, taksiye de, dolmuşa da, otobüse de binmekten vazgeçecek millet...
Hoca:
- Yooo, demiş; benzine yapılacak daha büyük ve daha sık zamlar milletin hayrınadır.
- Nasıl yani?
- Nasıl olacak, en sonunda benzin istasyonları "benzin alana bir araba bedava" demeye başlayacaklar...
* * *
İncili Çavuş, Türkiye'nin saydamlaşma sürecindeki yumuşak karnı üstüne bir konferans veriyormuş:
- Türkiye'de diyormş; ne siyasal partiler, ne sivil-asker bürokrasi, ne de TV'lerdeki yorumcular, asla şu haritaların kamuoyuna mal edilmesini istemezler:
1- Hazine arazilerinin yağmalanmış bölümüyle, henüz yağmalanmamış bölümünün 3 bini aşkın belediye sınırları içindeki dağılımını gösteren bir haritayı...
2- İtfaiye teşkilatının 3 bini aşkın belediyelerde nasıl konuşlandığını, araç-gereç donanımı ve personeliyle -bütçesi de dahil- gösteren haritasını...
3- İl, ilçe, köy ve beldelerde günde kaç gazete ve kitap satıldığını ayrıntılarıyla gösteren bir haritayı...
İncili Çavuş'a sormuşlar:
- Peki, neden?
- Şimdiye dek nasıl kalkındığımız ve nasıl kalkınacağımız hakkındaki açıklamalarla, bu konudaki analizlerin hepsi birden tık nefes olup, öksürmeye başlar da ondan... Kim ister "öhö öhö"den ibaret bir açıklamayla, "öhö öhö"den ibaret bir incelemeyi...
* * *
Coşkun Karabulut'un "Taramak Gökyüzünü" adlı kitabından bir şiirle bitirelim yazıyı:
az kaldı
görülmez
çok büyük bir bilincin
bilinçaltıyız sanki
her sevinç yarım
her arzu kursağımızda kalıyor
bunca engel
bunca baskı
patlayacağız birgün
ama nerede
ama nasıl
c.altan@prizma.net.tr
|
|