|
 |
|
|
'Ver saatimi'!..
O gün de söylemiştim; bu gün de söylüyorum:
Beşiktaş, Süleyman Seba devrini kapayan seçimde çok vahim bir hata yaptı... O hata, "ham" petrol gibi yapıştı kaldı tarihimizin en olgun, en köklü kulübüne.
Denk bütçeler, on düşünüp bir söylemeler, ağırlık, kibarlık, "tekdüzelik" gibi gelmişti Kartal'a... Heyecan aranmaktaydı.
Ve Hasan Arat, genç olmasına karşın yeteri kadar "çılgın" bulunmadı.
O seçimde yönetimini "gençleştirmedi" Beşiktaş..."Çocuklaştırdı"!..
Yıllar sonra Serdar Bilgili de bunu itiraf etti ve "başkanlığımın ilk dönemi işi öğrenmekle geçti" dedi.
Dedi de; "Beşiktaş başkanlığı eğitim makamı değildir" ana fikirli bir yazı yazmıştım ben.
Zaten Serdar Bey seçilmeden, "bir oyum olsa Hasan Arat'a verirdim" diye açıkça taraf olmuştum. Çünkü 16 yıllık disiplinin ardından "özdenetimi" en güçlü aday onu bulmuştum. Beşiktaş yönetiminin, Cuma günü son dersten fırlayan hafta sonu sendromlu ergen talebelere dönmesinden korkmuştum.
***
Lakin, "Korkunun ecele faydası yoktu".
O günden bu güne, kanadına bir ok gibi saplanan "çocukça" krizlerle, aksaya aksaya uçmaya çalışıyor Kartal.
Son skandal; "Ver saatimi"!..
Hani, Tümer marifetiyle Kupayı alan Beşiktaş'ın başkanı tarafından maçın kahramanına hediye edilen saat var ya... Bulgari mi, Bvlgari mi her ne haltsa... O işte.
Değeri, parayı verenin züppeliğine göre. Mesela 50 bin dolar.
Kasaya sığdıramadıkları paraları saat yapıp kollarına takan ve Dünya'nın en adaletsiz gelir dağılımına sahip ülkede aç insanlara hava atanlara koyar mı?
Şimdi Beşiktaş Başkanı "ver saatimi geri" demiş.
Neden?..
"Fenerbahçe'ye transfer oldun"!
Yahu Başkan, sen o saati Kupanın kazanılmasında büyük rolü olduğu için mi verdin Tümer'e; yeni sezon ücretinin ilk taksidi olarak mı?
Sonra bir açıklama:
"Başkan saati geri istemedi!.."
İşin acıklı tarafı isteyip istememesi değil, ona böyle bir davranışın yakıştırılması. İstediğine inanılması.
***
Beşiktaş camiasına yakışır mı böyle polemikler?
Tümer'den "Sen de kupayı bana ver" yanıtını almaya değer mi?
Nedir bu yahu?.. Akaretler'deki Ana Okulu'nda yaşanan bir kıskançlık vakası mı?
Süleyman Seba olsaydı, yelek cebinden çıkardığı "Şömendifer" cep saatini verebilir, bir daha da öldür Allah geri istemezdi.
Ve bana sorarsanız TCDD'nın işçilerine armağan etmek için SSCB'den ihraç ettiği o kurmalı saat çok daha değerliydi İsviçre züppeliğinden.
Zaten Süleyman Seba olsa, Tümer Fenerbahçe'ye gitmezdi. Gitse de el öperek giderdi. Saatini geri istese kimse inanmazdı.
Nerede kaldı "dedikodu" bile olsa "olmayacak şey değil" şeklinde algılanması.
Hani diyoruz ya, yaşadığımız ortamın vebali yöneticilerimizin boynundadır diye.
Sokağı kışkırtan da Tümer'i de saçmalatan da onlar yani.
Cinayet ve meziyet
"13 Mayıs 2006...Gece yarısı saat 01.00 sıraları. Fenerbahçe-Denizli maçı için İstanbul'dan otobüsle yola çıkan taraftarlar, Sakarya'nın Geyve İlçesi Nuriosmaniye köyünde bir marketten alkollü içecek almak istediler. Market sahibinin işyerini kapattığını ve dolayısıyla satış yapamayacağını söylemesi üzerine tartışma çıktı. Köylülerin de karıştığı tartışma daha sonra kavgaya dönüştü. Kavgayı ayırmak isteyen Recep Kaya kalbinden bıçaklandı. Üç çocuğu vardı ve bir fabrikada işçi olarak çalışmaktaydı."
Resmen cinayet... Futbol da "alet"...
Ama şampiyonluk mücadelesi içinde unutuldu gitti bu trajedi...
Sadece Tribün Dergisi... Ve bilgisayarlarında o siteyi tıklayan farklı formalardan futbolseverler unutmadı.
Parası olan para yollayarak, olmayan elindeki forma, bayrak, atkıları satarak Recep Kaya'nın ailesi için bir havuz yaratıyorlar şimdi.
Herhangi bir kulübün dayanışması değil bu. Futbolu sevenlerin birer gözyaşı damlası. Havuzda birikiyor, hepimizin günahlarını telafi etmek için günahsız yetimlere ulaşacağı günü bekliyor.
Vicdanı olan elinden geleni yapmalı. (Adresi :www. tribundergi.com)
Sapla saman
İnternetteki Fenerbahçe sitesinde gördüm, gözlerime inanamadım:
"Fenerbahçeliler, Ercan Saatçi'ye Destek oluyoruz"!
Neden?
"A TV'de yayınlanan "Star Avı" yarışmasında bu akşam yaşanacak olan final mücadelesinde camiamızın tanınan isimlerinden Ercan Saatçi ve ekibide yer alacak. Yarışmada T-Pop isimli grubun koçluğunu yapan Sanatçı, camiamız için bestelediği marşlarla taraftarımızın sevgisini kazanmıştı. Vefa'nın sadece bir semt ismi olmadığını, Fenerbahçeliler olarak ... ..."
Demek mesele buralara kadar geldi!
Şarkıcıların prodüktörü hangi takımdansa taraftarlar destekleyecek, rakipler yuhalayacak.
Sap ve samanın bu kadar karıştığı hiç görülmemişti.
Çorbacıda kavga
Hakan Şükür ve Sabri kavganın ortasında kalmışlar. Sabri'nin üstü başı yırtılmış. Mekan çorbacıymış.
Buyurun; istediğiniz spekülasyonu yapın üzerine.
Ben yapmayacağım. Sadece halk ve futbolcu arasındaki ilişkilerin sevgi-saygı boyutundaki erozyona dikkati çekeceğim.
"Bizim takımdan olmayan düşman" mantığının sokağa çıktığını, Akmerkez'den çorbacıya kadar yayıldığını, milli futbolcu falan tanımadığını not düşeceğim.
Tamam... Zaman kötü...
Ama "futbolcu esnafı"nın hatası yok mu bunda.
"Bir baba hindi" çektirenler mi ararsınız, küfür edenler mi, yedek kulübesindeki rakip antrenöre diklenenler mi?..
Duygular silindi artık. Futbolcu imajı "parayı verene hizmet eden modern gladyatörler" haline geldi. O para halktan kopardı futbolcuları.
Sevgi-saygı erozyona uğrayınca "kıskançlığın" önü açıldı.
Saldırganlık mı?
O zaten milli vasıflarımızdan.
O zaman...
Ya bu imajı değiştireceksin, ya çorbanı evinde içeceksin arkadaş.
Örnek olsun
Özgürcan Özcan, Galatasaray - Denizlispor PAF takımlarının maçındaki golünü elle attığını açıklamış, hem Galatasaray'ın golü geçersiz sayılmış hem de kural gereği sarı kartla cezalandırılmıştı.
Sesini çıkarmasaydı, kart yok gol vardı.
Susmadı, gerçeği açıkladı.
Ne oldu?
Galatasaray PAF takımı şampiyon...
Bitmedi.
Özgürcan Özcan'a Türkiye'deki Fair Play ödülünden sonra 2005 Dünya Fair Play Ödülü de geldi.
Kim demiş dürüstlüğün aptallık sayıldığını?
eguven@milliyet.com.tr
|
|
|

|