|
Anlamsız gerilimler ve Kalamış'ta bir yaz akşamı
Kalamış'ta lokantaya dönüşmüş bir eski zaman köşkünün ağaçlıklı bahçesinde saat 20 suları...
Ağaçlar altına serpilmiş beyaz örtülü masalarda içkili mezeli, kadınlı kahkahalı masalar...
Ahmet Altan, Mehmet Altan, kızım Zeynep Bakan ve eşi Gürkan Bakan'la karşılıklı oturmuş neler ve neler konuşmuyoruz ki...
Örneğin Türkiye nüfusunun 12-13 milyon olduğu bir dönemde Sakarya Meydan Muharebesi'ndeki düşman kuvvetlerini, bugünkü Çevik Kuvvet Polisi'nin rahatça toparlayıp gözaltına alabileceğini...
***
20 ciltlik bir kitap rafından bile yoksun evlerden ve özellikle tarih derslerinde kaba kuvvet övünmeleriyle çarpık bir koşullanma sakatlanmasından geçmiş gençlerin, çeşitli kesimlerde fokurdattığı şiddet eylemleri...
Cinsellik konusunda evli genç hanımların, haftada 3 kez sevişildiğinde, çocuklarının da "üçüz" olup olmayacağını öğrenmeye çalıştıkları bir gariplik düzeyinde; liseli oğlanların yoğunlaşan aşk cinayetleri...
***
Ahmet Altan'la, Mehmet Altan; Faik Türün Paşa'nın İstanbul'daki sıkıyönetim döneminde; benim bir sabah evden alınıp, nereye götürüldüğüm kimseye söylenmeden Selimiye Kışlası'na tıkıldığım günlerde; zavallı Kerimecik ve ilkokuldaki Zeynep'le neler yaşadıklarını anlatıyorlar nükte çuvaldızlarını çın çın çınlatarak...
***
Sonradan uzak bir akrabam olduğunu da öğrendiğim bir binbaşıyla, bir astsubay gelmiş eve. Binlerce cilt kitap arasından, sakıncalıları saptamak için...
Sabah kapı çalındığında, sivilcelere karşı yüzünü özel bir pudrayla bembeyaz bir maskeye çevirmiş olan 17 yaşındaki Mehmet açmış kapıyı. Binbaşı irkilir gibi olmuş, karşısında pijamalı, yüzü maskeliymiş gibi bembeyaz Mehmet'i görünce...
* * *
Yatak odasının kapısı üstündeki dolabı da açmaya kalktıklarında, dolaba tıkılmış eski bir döşek düşmüş başlarına.
Binbaşı, sert bir sesle Kerime'ye:
- Hanım, hanım demiş; oraya döşek tıkılır mı?
Mehmet'in listesini tuttuğu 43 kitabımı almışlar; bir tanesi de Henri Troyat'nın Tolstoy biyografisi...
***
1961 Anayasası'na göre kimsenin 24 saatten fazla gözaltında tutulamayacağı maddesi de; erkeğinin nereye götürüldüğü bilinmeyen bir evde, anneyle çocuklarının durumunun ne olacağı da, kimin umurunda...
Yaşasın vatan, millet, devlet, bayrak, şanlı tarih sevgisi...
***
Haziran akşamında, eski köşk bahçesindeki masalar dopdoluydu. Ve bizim masanın yaşamış olduğu Türkiye; kitaplara, yazılara boylu boyunca yansımış da olsa; kışla çıkışlı bomba ve silahlarla devleti kurtarmaya sıvandıklarını söyleyen, taze çete kahramanlarının bildiklerini sandıkları Türkiye'den, çok değişikti...
Onlar ne bakanlıkların bütçeden aldıkları pay oranlarını biliyorlardı; ne son 80 yılda iç ve dış geziler için ödenmiş harcırah toplamanın kaç yüz milyar doları bulduğunu; ne de "örtülü ödenek"ten kimlere nelerin dağıtılmış olduğu ile neden deniz ticareti konusunun, yahut itfaiye teşkilatı konusunun hiç gündeme gelmediğini...
***
Ahmet ile Mehmet'in de, yazılarından ötürü hâlâ daha mahkemeleri vardı.
Ve özet olarak ülkemizin -kümese ve kümesin kalitesine hiç kulak asmadan- kümese horoz olma kavgalarından ibaret siyasal bir tarihi vardı.
Vatanı, milleti, vicdan özgürlüğünü, türbanı, laikliği kurtarma; azgın bir "koltukoman"lık yaratıyor ve bireylerin yaşam kalitesi açısından neden Yunanistan'ın da 60 basamak altına düşüldüğü tartışmaya hiç açılmıyordu.
Masamızda Ahmet de, Mehmet de, Zeynep de, Gürkan da, içten gelen gülüşleriyle yüzlerini:
- Babacağım, babacağım, diye bana çevirdiklerinde...
"Yazı"ya layık olma özeniyle geçmiş bir ömrün, dönülmez akşamındaki son kadehlerini kaldırıyordum havaya:
- Arkadaşlar yoksa babanız, dört dörtlük bir serseri miydi?
***
O baba ki, aynı bahçenin kıyılarında bisikletle dolaşıyordu 1938 Haziran'ı başında...
Ve de efendim derken üniversitenin ilk sınıfındaki en küçük torunum, Tuğçe de, gamzeli gülücüğüyle gelip boynuma sarılmaz mı?
- Dedeciğim, diye...
***
Ekonomideki türbülanstan, Ankara'daki gerilimden, Türkiye'deki çeşitli çalkantılardan söz edile dursun...
Yoksullukla, gelir dağılımındaki uçurumların daha da arttığı tekrarlana dursun...
Kimsecikler farkında bile değil, Türkiye'nin henüz saydamlıktan çok uzak bir ülke olduğundan da; önüne gelenin kendine göre bir Türkiye imajı uydurduğundan da...
***
Farkında değilse, değil be bre...
Kalamış'taki masamızdan, neredeyse 70 yıl önce oralardan bisikletle geçen bir çocuğun gölgesine, görünmeyen bir selamcığın gönderilmesi, şu sırada yetiyor bendenize...
c.altan@prizma.net.tr
|
|