|
 |
|
|
Saat 4.02, sabah... Bornova... Derin bir uykusuzluk
Satır Arası / Deniz Sipahi
Uzun süreden beri ilk defa haberleri dinliyorum. İş dünyasının, TÜSİAD YİK toplantısından sonra yapılan yorumlar, enflasyon ve çetelere ilişkin haberler...
Güzel sunucu, derin devletten ve "Atabey" olayından söz etmeye başladı. Bir sürü "Atabeyler" olduğunu duyuyorum. Her halde "derin devletin" de "derin devleti" olsa gerek.
2006 yılının Haziran ayının üçüncü gününde; dördü on üç geçerken, ben 55 yaşımın kapısından geriye bakıyorum. Hüzün ve bıkkınlık diyaframımı aşağıya bastırıyorum. Stres midemi geriyor. Boşalan öfke kabarcıkları, kapağı açılan karbondioksitli içecekten çıkan hava kabarcıkları gibi damarlarımda rasgele dolaşmaya başlıyor. Öfkemin geçmesini bekliyor ve düşünüyorum.
Suçumuz ne?
Ben, ailem, arkadaşlarım, komşularım, vatandaşlarım yine ne gibi bir suç işlediler? Ne yapmış olabiliriz ki, çağdaş dünyanın çekim alanına girdiğimiz her dönemde, çekim ne kadar kuvveli olursa olsun bizi geriye çekiyor?
Aklıma gelen bütün suçları sağduyu süzgecimden geçirmeye başlıyorum.
Saat 5.07...
Suç mahalli: Okul sınıfları.
Suç aletleri: a) Üstünde baş ve işaret parmakları arasında sıkıştırılarak tutulacak yassı bir tutamağı olan, altında 15 milimetre çapında bir dairenin içinde "Evet" yazan, madenden veya maden alaşımından yapılmış, küçük sarımtırak şey...
b) 60 santimetre eninde ve 15 santimetre genişliğinde geri kazanılmış basılı kağıt.
c) 60x40x40 ebadında üst kapağı mühürlenmiş tahta kutu.
Suç kanıtı: İşaret parmağı tırnağının etle birleştiği baş parmağa bakan çizgisine, küçük bir şişeden damlatılmış, çivit mavisi renk (kimine göre utanç) lekesi.
Suçlular: 18 yaşını aşmış, her yaştan, okumuş, okumamış, zengin, fakir, iki plastik tabakası arasına sıkıştırılmış ve her beş yılda bir iç güvenlik nedeniyle yenilenen, erkekler için çivit mavisi rengine yakın, dişiler için pembe renkli, üst satırında "Türkiye Cumhuriyeti Nüfus Cüzdanı" yazan kimliğe sahip insan topluluğu. Suç türü: Demokrasinin yerleşmesi için oy vermek üzere aynı gün içinde topluca harekete geçmek.
Suç: Tek bir partiye, her müdahaleden sonra daha da çok oy vermek. İşte bu suç, ne yazık ki, bir türlü sağduyu süzgecimden geçmiyor. Ne zaman Türk insanı, şimdi geriye bakıldığında kendisine lütfen verilmiş olduğu anlaşılan demokrasi oyuncağı ile oynamaya başlasa, "en has vatan evlatları", eline vurup, "Siz ha... Siz nasıl olur da onaylamadığımız bir partiyi, hem de tek başına iktidara getirirsiniz" diyerek demokrasi oyuncağı ile oynamanın en büyük suç olduğunu bize hatırlatmakta. Artık suçumuzun sabit olduğu biliyorum. Ceza ise çok acımasız. Ömür boyu aşağılanmak.
* * *
Peki bu cezadan nasıl kurtulacağız? Ben, nasıl 55 yılımın her on yılına damgasını vuran bu aşağılamadan kurtulacağım?
Yoksa kader dedikleri bu mu? Tanrıların bize kestiği ceza, Albert Camus'un "Sysphus Efsanesinde" vurguladığı, "Her on yılda bir aşağıya yuvarlanan demokrasi kayasını sırtlayıp, tekrar çağdaş dünya dağına azimle taşımak"mı? Bizim ömür boyu mu sürecek cezamız?
Ne mutlu ki bana, damarlarımdaki öfke kabarcıklarını boşaltıp, kayayı sırtlayacak taze kanı pompalayacak bir yüreğim var. Sizin de var mı? Elimi tutar mısınız?
3 Haziran 2006, 6.39. Bornova...
(Ali Attila'nın kaleminden)
Bir çocuğa "hacim"in anlamını nasıl açıklarsınız?
Size bu soruyu sormama yol açan kitabın adı "Geometri". Üzerinde yazarın adı belirtilmemiş. Atatürk'ün geometri konusunda bir kitap yazdığını ve "üçgen, dörtgen" gibi bazı sözcükleri bizzat kendi türettiğini duymuştum. Olayın bu kadar basit olmadığını, ancak kitap elime geçince anlayabildim.
Kitabın önsözünde Türk Dil Kurumu Başuzmanı Agop Dilaçar anlatıyor: "1936 sonbaharında bir gün Atatürk beni, Özel Kalem Müdürü Süreyya Anderiman'ın yanına katarak Beyoğlu'ndaki Haşet Kitabevi'ne gönderip uygun gördüğümüz Fransızca geometri kitaplarından bir tane aldırttı. Bunlar Atatürk'le birlikte gözden geçirildikten sonra, yazılacak Geometri kitabının genel tasarısı çizildi. Bir süre sonra ben ayrıldım ve kış aylarında Atatürk bu eser üzerinde çalıştı. Geometri kitabı bu emeğin ürünüdür."
* * *
Atatürk'ün, 10 Ocak-9 Mart 1937 tarihleri arasında yazdığı bu eser, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 1937 yılında Devlet Basımevi'nde bastırılmıştır. Kitapta yer alan ve Atatürk tarafından türetilmiş sözcükler:
"Boyut, uzay, yüzey, düzey, çap, yarıçap, kesit, yay, çember, teğet, açı, açıortay, içters açı, dışters açı, taban, eğik, kırık, çekül, yatay, düşey, dikey, yöndeş, konum, üçgen, dörtgen, beşgen, köşegen, eşkenar, ikizkenar, paralelkenar, yanal, yamuk, artı, eksi, çarpı, bölü, eşit, toplam, oran, orantı, türev, alan, varsayı, gerekçe..."
* * *
Bu terimlerden bazılarının eski dildeki karşılıklarını görünce, yapılan devrimin önemi ve Atatürk'ün " Milletin yüzde sekseni okuma yazma bilmiyorsa, bu hata bizde değildir. Türkün seviyesini anlamayarak kafasını bir takım zincirlerle saranlardadır" sözlerinin anlamı daha iyi anlaşılıyor.
"İç ters açılar"ın eski karşılığı "zâviyetân-ı mütekabiletân-ı dahiletân", "eşkenar üçgen"inki ise "müselles-i mütesâviyül adlâ".
Atatürk'ün kitapta önerdiği sözcükler arasında bugün kullanılmayan yalnızca "direget"; çünkü aynı amaçla önerdiği "boyut" sözcüğünü tercih etmişiz.
Agop Dilaçar önsözünde Atatürk'le ilgili sözlerini şöyle noktalıyor.
"...içten, özden, yüreği açık bir Ata idi, kılıcı ile ulusunu kurtaran, kalemi ile de onu yükselten."
* * *
Gelelim yazının başlığındaki sorunun yanıtına... Atatürk; "Bir cismin 'Uzay' içinde doldurduğu açıklığa o cismin 'hacim'i" denir; tanımını, mükemmel bir örnekle tamamlıyor.
"Bir rafta yan yana dizilmiş olan birkaç tane kitabın ortasından birini çektiğimiz zaman o kitaplar arasında kalan açıklığa, çektiğimiz kitabın 'hacim'i denir."
(Prof. Dr. Ülgen Zeki Ok'un kaleminden okulgen@superonline.com)
Okurun katkısı gerçekten önemli
Dostlarımdan, arkadaşlarımdan, okurlarımdan zaman zaman çok güzel mesajlar geliyor.
Pazar günleri bazılarını sizlerle paylaşmaya çalışıyorum.
Bu benim köşemi de interaktif hale getiriyor. Bazılarıyla mail ortamında, bazılarıyla telefonla, bazılarıyla yüz yüze bir "fikir havuzu" yaratıyoruz.
Güzel olan da bu zaten...
Her gün yazan bir kişi için okurların katkısı gerçekten çok önemli.
Herkese teşekkürler...
Bugün de iki dostumun yazısını yayınlıyorum. Prof. Dr. Ülgen Zeki Ok'u artık her Pazar köşemden tanıyorsunuz.
Diğeri ise Ali Attila...
Onun da yaklaşımı ilginç ve uyarıcı...
İyi pazarlar...
dsipahi@milliyet.com.tr
|
|
|

|