|
"Madem çoban değildin, arkandaki sürü ne?"
Hakkâri'de jandarmalar, doğar doğmaz gazete kâğıdına sarılarak yol kıyısına bırakılmış bir bebek buldular...
Kapalı gözleri, buruşuk yumukça yüzüyle, ellerini ayaklarını kıpırdatmaya çalışan, yeni doğmuş iki karışlık bir bebek...
Bebek hastaneye götürüldü; kapalı gözleri, yumukça yüzüyle bir hemşirenin kucağında kendisine "Umut" adı verildi.
***
Öteden beri Sarayburnu'na, yahut Heybeli'nin tepesine İstanbul'un simgesi olacak bir anıt dikilmesi düşünülür.
Sabancı Üniversitesi'nin Sakıp Sabancı Müzesi'nde, 13 Haziran-3 Eylül tarihleri arasında eserlerini sergileyeceği evrensel heykelci Rodin, sağ olsa; acaba İstanbul'un simgesi olarak bir anıt için, "Umut" bebekten esinlenmeyi düşünür müydü?
Sarayburnu'nda, yahut Heybeli'nin tepesinde görkemli bir kaide üstünde, kırışık sayfaları açılmış bir gazete ortasında yatar gibi yarım dik duran, yeni doğmuş anasız babasız bir bebek heykeli...
***
İstanbul'un yaşadıklarıyla, yaşayacaklarını da sembolleştirmesi açısından, hiç de fena olmazdı Rodin imzalı, sokak kıyısına bırakılmış sahipsiz bir bebek heykeli...
Bu konuda ne düşündüğü Nasreddin Hoca'ya da sorulsa, herhalde şöyle derdi Hoca da:
- Görkemli kaidesinin üstüne de Orhan Murat'ın ünlü şiirini yazmak yerinde olur:
Dünya döndükçe
Umut, fakirin ekmeği
Ye Mehmet ye
Ye Mehmet ye!..
***
Bir turist, Toroslar'ın eteklerinde dolaşırken kaybolmuş. Küçük bir kulübe görünce gidip kapısını çalmış ve bağırmış:
- Kimse var mı içeride?
Bir çocuk sesi duyulmuş içeriden:
- Eveet...
Turist:
- Baban yok mu, diye sormuş.
Çocuk:
- Yok, demiş; annem girerken çıktı o...
- Peki annen orada mı?
- Hayır, ben girerken çıktı annem de...
Turist şaşkın, yine sormuş:
- Siz ailece birlikte oturmuyor musunuz?
Çocuk:
- Burada oturmuyoruz, demiş; burası apteshane...
***
Demokrasiyle yönetildiği iddiasındaki bir Afrika ülkesinde; parlamentoların, değişik görüşlerdeki aile bireylerinin toplandığı politik bir ev olduğuna inanmış olan bir diplomat; ülkedeki siyasal liderlerden biriyle konuşurken:
- Sizin, demiş; parlamentoya pek geldiği yok kimsenin.
Ve yukarıdaki fıkrayı anlatmış kendisine.
***
Afrikalı lider:
- Bazen geliyorlar ama, demiş; apteshaneye girdiklerinde ne yapıyorlarsa, aynı şeyi yapmak için geliyorlar sanki... O nedenle de hepsi birden gelmiyor, sıkıştıkça geliyorlar...
Diplomat, içini çekip susmakla yetinmiş. Çünkü kendisi, gelişmekte olan ülkeleri iyi tanıyan bir Türk diplomatıymış.
***
İncil'i Çavuş'a:
- Çavuş, demişler; müzelerde ortaya çıkan soygunlar hakkında ne düşünüyorsun?
İncili Çavuş:
- Ne var bunda şaşacak, demiş; tarih derslerinde geçmişimize sahip çıktığımız ölçüde göğsümüz kabarır denmiyor mu?
- Yapma Çavuş, ne ilgisi var müze soygunlarının bununla?
- Ne demek ne ilgisi var; soyguncuların da, geçmişin müzelerdeki değerlerini sahiplendikçe; göğüsleri kabarmıyor mu, şişen cüzdanları sayesinde? Tarih derslerinde söylenenler doğrulanıyor işte...
***
Bekri Mustafa ile Borazan Tevfik dertleşiyorlardı. Bekri:
- Ege semalarında it dalaşı yapmak, kimin için kârlı Tanrı aşkına, diyordu...
Borazan Tevfik:
- Kimin için olacak, dedi; uçakların satın alındığı firmalar için kârlı. Hangi uçak düşerse, yerine yenisi alınıyor...
***
Ahmet Muhip'den bir şiirle bitirelim yazıyı:
Köpük
Oyun bitti ve her şey yerini buldu.
Akşamla ebedi kızlar anne oldu.
Aynalara bakma, aynalar fenalık;
Denizi, sonsuz olanı düşün artık.
Bir gün beni hatırlayabilirsin ancak,
Güzelsem soyabilirsin çırılçıplak;
Oradayım hep ben, orada, derinde,
Gemilerin ihtiyar köpüklerinde.
c.altan@prizma.net.tr
|
|