|
Futbolkolik ile kulağının dibindeki borazan!
Dünya Kupası izlenimleri - 17
KÖLN-MÜNİH TRENİ
Sabahın köründe, kulağımın dibinde borazan çalınır mı? Çalıyor işte. Allah Allah! Sade çalsa iyi. Bir de borazan gibi sesiyle bağırıyor yine kulağımın dibinde, "Almanya Almanya!" diye, elindeki koca Alman bayrağını sallarken...
Ya sabır!
Uykusuzluk halinde böylesine sesler insanın kulağında daha beter patlıyor. Anlaşılan yüz ifademi de okuyamıyor, bana bakıp sırıtırken...
Dün sabah 05.45 treni.
Kulağımın dibinde bağırıyor:
"Berlin'e, Berlin'e!"
"Münih treni değil mi?"
Gülüyor keh keh:
"Berlin'e gidiyoruz Berlin'e! Şampiyonluğa gidiyoruz 9 Temmuz'da Berlin'e. Bugün Münih'teyiz, İsveç'i götüreceğiz."
Bild gazetesini sallıyor burnuma:
"Bak ne yazıyor koca Bild" diye bağırıyor kulağımın dibinde, "Yaşlı İsveç'i evine postalayacağız, güzel kızları bize kalacak! Haah haah, işte öyle... Bak sarışınların fotoğraflarına, ne de güzeller..."
Sabah sabah, şu işe bak.
İğne atsan yere düşmez. Almanlar Münih'e akın ediyor. Maça akın var, akın...
Ben de maça gidiyorum.
Üstelik Arena Stadı'ndaki yerim okeyli, yani bekleme listesinde değilim. Bazı spor yazarı dostlar açısından belki de kıskandırıcı bir durum...
Yanımdaki keyifli, soruyor:
"Almanya dünya şampiyonu olursa ne olacak?"
Yanıt da ondan geliyor:
"Başbakan Angela Merkel, Almanya Kraliçesi olacak!"
Kahkahası da kulağımda patlıyor:
"Kraliçe Birinci Merkel!"
Ben yazıya hazırlanıyorum.
Bilgisayarı açmış, not defterimi karıştırıyorum, belki esin kaynağı olur diye...
Güzel not:
Çin'de en çok İtalyan Milli Takımı tutuluyormuş. Çünkü Çinli kadınların büyük çoğunluğu, İtalyan erkeklerini çok yakışıklı buluyormuş...
Birinci tur bitti.
15 gün...
10 ayrı şehir...
Ve 14 maç...
Böylesi kupalarda deneyim sahibi spor yazarı meslektaşlarıma göre fena bir performans değil benimkisi. Arada yüzüme, yürüyüşüme bakıp, "İyi dayanıyorsun" dedikleri de oluyor.
Hedef, 9 Temmuz Berlin.
Bütün yollar Berlin'e çıkıyor, yani final maçına... Bunun için iki hafta daha yollardayım.
Yazıya tam başladım, bu kez kulağımın dibinde horlama sesi. Başını koyar koymaz horlamaya başlıyor. Her koşulda yazarım ama böylesi ilk kez başıma geliyor.
Dürtüklesem mi?
Ya ters biriyse?..
Artık trende yazı yazmaya alışıyorum. Kim bilir, belki bundan sonra başka yerde yazıya konsantre olamayacağım.
Her gün yollarda olmak ve neredeyse her gece ayrı bir otel odasında sabahlamak... Bir giydiğini beş kere giymek...
Futbolkolik miyim ben?
Galiba...
Cuma gecesi Köln Stadı.
Medya tribününde iki maçı eşzamanlı seyrediyoruz. Biri stattaki Fransa-Togo maçı, ikincisi, önümüzdeki televizyon ekranındaki İsviçre-Güney Kore maçı.
İkisi de önemli.
İsviçre'yle Kore berabere kalırsa, Fransa'nın turu geçmesi için iki fark yapması lazım Togo'ya. Bunu yapamazsa, kupaya veda edecek, İsviçre'yle Güney Kore ikinci tura kalacak. İkisinden biri yenerse, Fransa'ya tek farklı galibiyet de yetecek.
Karışık birtakım hesaplar, iki maçı da heyecanlı kılıyor. Fransa bu durumlara düşecek takım mıydı?
Sorulabilir ama öyle işte, Zidane ve arkadaşları kötü bir başlangıç yapmış durumdalar. 2002'de gol bile atamadan elenmişlerdi. Togo maçında kart cezalısı olan Zidane yok. Ribery ilk onbirde! Bazı önemli asistler yapıyor ama top eziyor, gol kaçırıyor. İyi oynamıyor.
Fransa ilk golün stresi içinde. Bir türlü atamıyor. İsviçre, Kore'nin 1-0 önünde. Ama Togo öylesine rölanti bir futbol oynuyor ki Fransa karşısında... Yatacak mı yoksa?.. Öbür maçtaysa sanki hakem İsviçre'ye çalışıyor. İsviçre ikinci golü de atıyor.
Fransa'da hâlâ tık yok.
Sonunda Ribery'nin asistiyle geliyor gol ve Fransızlar açılıyor. Henry ile ikinci golü de buluyor.
Fransız Milli Takımı'na bakıyorum, kaleci Barthez'le Sagnol dışında beyaz yok. Dokuz oyuncu da siyah. Bu takımın Dünya Kupası'ndaki başarısı, Fransa'da geçerli yabancı düşmanlığına, ırkçılığa, yani Le Pen'ciliğe iyi bir yanıt olmaz mıydı?..
Togo kupaya veda ediyor.
Ama Togo tribünleri dans ediyor. Dans ederek takımlarını uğurluyorlar. Ne güzel! Maç bitince Togolu oyuncular da kendi tribünlerine gidip taraftarlarına teşekkür selamı veriyorlar.
Maç bitiminde, stadın tepesindeki dev ekranda her maçın başında, sonunda oynatılan fair play filmi. Centilmenlik... Bizim milli takım ekranda. Yıl 2002, Güney Kore'yi yenerek Dünya Üçüncüsü olmuşuz. En başta Hakan Şükür ve bizim milliler, Güney Koreli oyuncularla kol kola Koreli seyircileri selamlıyorlar.
Ne güzel günlermiş.
Dört yıl önce Dünya Üçüncüsü. Ama bugün yokuz buralarda. İsviçre var; Güney Kore'yi geçerek ilk 16'ya kalıyor. Ukrayna da öyle. Bizim gruptan bu iki takım oynayacak çeyrek finali... Üzülüyorum futbolu seven bir kişi olarak.
Şenol Güneş, 2002'de Dünya Üçüncüsü olan milli takımımızın teknik direktörü de tribünde. Ayaküstü sohbet ederken, düşünüyorum, acaba Şenol Hoca'nın hakkını mı yedik, kendisine haksızlık mı ettik diye düşünüyorum.
Münih garına giriyor tren.
Alman yine borazan çalıyor kulağımın dibinde. "Almanya Almanya!" diye bağırıyor. Yetmiyor, "Berlin'e, Berlin'e! diye tepiniyor. Yanımdaki, horlamayı kesip uyanıyor, aval aval etrafına bakınıyor. Ben de bilgisayara bir tık, yazı gidiyor gazeteye...
İyi pazarlar!
h.cemal@milliyet.com.tr
|
|