|
 |
|
|
Çetin Altan 80 yaşında
En iyi bal, can sıkıntısının kovanından çıkar
Çetin Altan'ı 80 yaşında bir dünya yazarı, bir sözcük nakkaşı ve çiçeği burnunda fikirlerin yoldaşı yapan şey, mazisindeki bir mahzunluk olabilir mi? Çoğu sanat dehasını da yetiştirmiş bir mahzunluk: Neşe içinde keyfince bir çocukluk yaşayamamış olmak... Can sıkıntısını yalnızlığına yoldaş, kalemini mutsuzluğuna oyuncak yapmış olmak...
can.dundar@e-kolay.net
En büyük keyfimdir biyografi, otobiyografi okumak... Özellikle dünyaya imza atmış, hayatımıza şenlikler katmış sanatçıların yaşamöykülerini okumaya bayılırım.
Onların anlattıklarının satır aralarında, sonraları yaratacakları mucizelerin izlerini ararım.
Ve ilginçtir; o izler çoğu kez mutsuz bir çocukluğun enkazı arasından çıkar.
Çoğunun mazisinde, küçük yaşta tutulmamış ellerden, sevgisiz evlerden, karşılıksız aşklardan kapkara bir yumak vardır; ki çözdükçe, bugünkü yaratıcılığın tohumlarına ulaşılır.
Leonardo-Dostoyevski
Leonardo da Vinci öyledir örneğin (Bkz. "İlk Bilgin", Michael White, İnkılap, 2000). Gizli bir ilişkiden, evlilik dışı bir çocuk olarak doğmuştur. Yaşlı dedesi ve ninesi tarafından küçük bir mezrada büyütülmüştür.
Üvey kardeşlerine kendisinden fazla ilgi gösteren annesine "Anne" demeden, insanlara güvenmeden, kadınlardan nefret ederek yetişmiştir.
Da Vinci'yi inceleyen Freud'a göre bu mutsuz çocukluğun tortusu, ruhunun derinlere kök salmış, ömrünün geri kalanına derin etki yapmıştır.
Yarattığı sanatsal mucizeler kadar, kariyeri boyunca takıntılı bir mükemmeliyetçi olmasının ve sipariş edilen hemen hiçbir işi bitirememesinin kökeninde de bu çocukluk travması vardır.
Fyodor Mikhailoviç Dostoyevski'nin hayatı da benzer bir açılış sahnesine sahiptir (Bkz. "Dostoyevski", Edward Hallet Carr, İletişim, 2000).
Bir hol, bir yemek odası, bir salon ve mutfaktan ibaret bir evde altı kardeşle yetişmiş, çocukluğunun büyük bölümünü kışın evde, yazın kırda babasının "eğitim seminerleri"ni dinleyerek geçirmiştir.
Kıra gitseler bile koşmasına izin verilmemiş, oynayamamış, arkadaşı olmamış ve yalnız geçen çocukluğu nedeniyle normal toplumsal ilişkilere girememiştir.
O yüzden, romanlarında pastoral tasvirlerden çok, bunaltıcı kent sokakları, kasvetli tavan araları, tozlu kır avluları vardır.
Tabii bir de dayanılmaz bir kapalılık ve hapislik duygusu...
O, doğanın değil, insan ruhunun uçsuz bucaksız derinliklerini tanır.
Tolstoy-Picasso
Tolstoy gençlik yıllarını anlatırken "Ders çalışmak dışındaki uğraşları"nı şöyle sıralar:
"Tek başıma karmakarışık düşler kurmak, dünyanın en güçlü insanı olabilmek için beden eğitimi yapmak, hiçbir amacım olmadan evin tüm odalarını, özellikle hizmetçi kızların odalarının bulunduğu koridoru dolaşmak, durmadan aynada kendimi izlemek..."
Aynada gördüğü çocuğu da hiç beğenmez üstelik; hatta nefret eder. Bu çirkin yüzde soylu, zeki bir anlam kırıntısı da bulamaz. Utanç duyar bundan...
Picasso'nun babası resim öğretmenidir. Resme yetenekli oğluna paletiyle fırçalarını verir. Ancak o oğul 14 yaşına basmadan kendisinden daha iyi resim yapmaya başlayınca fırçayı atar elinden; bir daha resim yapmamaya yemin eder.
Picasso'yu büyüten, biraz da bu baba kıskançlığının getirdiği suçluluk duygusudur.
Yalnızlığın çarmıhı
Büyük sanatçı, genellikle huzurlu bir aile hayatının aydınlık teraslarında değil, sevgisiz ortamların can sıkıcı kömürlüğünde doğar.
Acılarca emzirilerek büyütülür. Yalnızlığın çarmıhından süzülür. Bir elinde deliliğin, bir elinde dahiliğin çivisi çakılıdır.
O bir başınalıkta yegane yoldaşı yeteneğidir:
Kulağına çalınan melodiler, kağıdına dökülen sözcükler, fırçasına yön veren çizgiler...
Nereden, nasıl geldiğini kendisinin bile bilmediği ama yalnızlık, dışlanmışlık, anlaşılmazlık yarasına sürünce iyi gelen bu yetenek onu ayakta tutar, büyütür. Çileli hayatı sona erdiğinde, özendiği yaşıtları mezarlıklara girerken o, ansiklopedilere girecektir.
Çetin Altan'ın çocukluğu
Ustamız Çetin Altan 80'inci yaşıyla tanıştı geçen hafta...
"80'imle karşılıklı havada avuç şaklattığımız şu sırada, bir türlü akıllı uslu, olgun ve ağırbaşlı olmadım" diye yazdı.
Gençliğinde kağıda kaleme meylettikçe ailesi ve makam sahibi aile dostları "Biz de geçtik aynı yollardan, serseriliğin sonu yoktur. Bakanlıkta bir işe gir" diye pompalamışlardı ha bire...
O ise yazının doruklarında yaratılan lezzetin tadını almıştı bir kere... Tüm ömrünü "serserilik"ten vazgeçmeden, yazıya layık olabilmeye verdi.
Ustanın 80'inci yaşını kutlarken, geçen yaz keyifle okuduğum "Kavak Yelleri ve Kasırgalar"da (İnkılap, 2004) anlattığı çocukluk yıllarının, Dostoyevski'ninkiyle, Tolstoy'unkiyle, Leonardo'nunkiyle ne kadar benzerlik taşıdığına dikkat çekmek istiyorum. O anıları okursanız, Çetin Altan'ı Çetin Altan yapan ve 60 yıldır bal saçan kovanın nasıl kırık dökük mutsuzluklarla, can sıkıntılarıyla inşa edildiğini daha iyi anlarsınız.
Mazinin izdüşümleri
1930'lar taşrasının tevekküllü bezginliği, durgunluğu, sönüklüğü vardır yaşadığı sıkıntılı evlerde...
Namazlı niyazlı, öğle uykulu, dar mönülü bu alaturka ortamda, dışarıdaki mevkilerinin duruşunu eve taşıyan somurtkan erkekler ve doğduğuna duyduğu pişmanlığı sık sık dile getirme alışkanlığındaki kadınlar yaşar.
Çocukluk, korku, dayak ve kapı önü sokağından ibarettir.
Ne bir oyun arkadaşı vardır ne bir eğlencesi ne de ona dünyanın zevkli yanlarını gösterecek birileri...
Dört yaşında biraz sevecenlik görmek için koştuğu kucaklardan "Çekil git başımdan" itelemesiyle kovalanmıştır Çetin Altan:
"Beni sokağa da çıkarmazlardı. O yüzden de evdeki renksiz ve suratsız monotonluğun kör kuyusu yanında, sokakta oynayan çocuklarla arkadaşlığın dinamik albenisini bilmiyordum. Evdekiler ayaklarının altında dolaşmadığım sıralarda çok mutlu olurlardı. Böylesi bir yalnızlığın, gelecekteki yaşamımda hangi izdüşümleriyle hangi tepkilere neden olacağını akıllarından bile geçirmezlerdi."
Sevgiye susamışlığı
Dört yaşının sevgi susamışlığı ve tutamaksızlığı onu, "bu yaşta dahi tam toparlayamadığı"kırıklıklara sürükler.
Dokuz yaşında yatılı okula girecek ve ondan sonra uzun yıllar ne kız arkadaşı ne aile sıcaklığında geçecek cümbüşlü hafta sonu tatilleri ne de babasının okul müdürüne bıraktığı 25 kuruşluk haftalık dışında harçlığı olacaktır.
Hafta sonları aileler sınıf arkadaşlarını okuldan almaya gelirken, o ıssızlaşan koridorlarda Göztepe'deki köşkün bahçıvanını bekler. Cumartesi pazarı, Göztepe'de babaannesiyle tek bir oda içinde ve soba başında, uzaktan uluyan köpeklerin ve ağaçları çatırdatan rüzgarın seslerini dinleyerek geçirir. Pazartesi erken kalkmamak için pazar öğleden sonra okula gönderilir ve pazar akşamları yatılı okulun ıssızlığında kimsesizliğin en derinini yaşar.
Şöyle yazar:
"Kendi yaşıtlarının hafta sonlarında anne babalarıyla nasıl şen şatır olduklarını da görmeye başlamış bir 9 yaş çocuğu için, böylesi sönük bir yalnızlığın ne menem bir işkence olduğunu anlamaktan yoksun bir duygusuzlukla büyüdüm.
Hasan Paşa'nın torunuydum.
Galatasaray'a gidiyordum.
Babam önemli bir memurdu
Göztepe'de ünlü bir köşkümüz vardı.
Dışa karşı övünme ve imrenme yaratma olanaklarının her türlü müzikal notası hazırdı. Ama ben o yaştaki bir çocuğa karşı aile ilgisizliğinin böylesine katı bir nasırlaşma göstermesine, annesiyle babası üvey olanlarda bile rastlamadım.
Annemi de babamı da çok özlerdim.
Bazen İstanbul'a gelirler, ama beni görmek için okula koşmazlar, hafta sonunu beklerlerdi.
Besbelli ki yaptıkları çocuğa karşı içgüdüsel bir sevgiden bile yoksundular. Sevgisiz dünyalarda yetişmiş, sevgisizliği esas olarak bellemişlerdi herhalde...
O yaşlarda yokluğunu çok çektiğim sevgiyi, sonradan kim bilir ne kadar arandım. Ama bir kez yüreğimin içi, daha parmak kadarken özlediği sıcaklığı bulamamanın ürküntüsüne uğramıştı.
Çok genç yaşta kendimi yazıya vurmakta, o ürküntünün rolü büyük olsa gerekir.
Hani madem tanıdıklarınca sevilmeme acısı zor, öyleyse tanımadıklarının sevgisine sığınmaya çalışmaktan başka çare yok gibi..."
Yazının intikamı
Böylece, önceki asırlarda aynı can sıkıcı kömürlüklerde büyümüş dahi yoldaşları gibi yazıya sığınır o da...
İlk denemelerini gösterdiği babası, yazının devamını neden sayfanın arkasına değil de ikinci bir sayfaya yazdığını sorar.
Bir de İstanbul'un "i"sinin üzerine nokta koymamasını eleştirir. Birçok yazar, bu hayal kırıklıklarının imbiğinden süzülmüş, itildikleri ıssız uçurumlarda yazının rengarenk dünyasına tutunarak hayat bulmuştur. Edebiyat, biraz da o yalnızlık nöbetlerinin intikamıdır.
Okuduğumuz pek çok yazıda, öyküde, romanda, şen şakrak bir mutluluktan yoksun büyümüş olmanın, bilinçaltına işlemiş çocukluk yalnızlıklarının izi vardır.
Belki Çetin Altan'ın 80 yaşında bile bir çocuk kadar meraklı, heyecanlı ve gözalıcı kalabilmesinin, her kuşaktan okurun dimağında aynı tadı bırakabilmesinin sırrı, biraz da mahzun bir çocukluğun bu can sıkıcı hatıralarındadır.
|
|
|

|