|
Türk-Rus aşkı giderek artıyor...
Fazla değil, bundan 15 yıl önce böyle bir olasılıktan söz edilemezdi. Ancak bu iş giderek yaygınlaşıyor.
Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerden söz ediyorum. Enerji bağımlılığı, turizm bağlantıları ve Türk işadamlarının büyük yatırımları, yıllar içinde öylesine bir ağ oluşturdu ki, iki ülke (özellikle Türkiye) birbirine adeta kilitlendiler.
Bu arada işin içine bir de hissi unsur girdi.
Türkiye, AB'den eleştiri aldıkça, Ruslar'ın çağrıları daha da arttı. Geçen yıl, Erdoğan ile Putin arasında geçen baş başa 6 saatlik konuşma hala hatırlarda.
Buna biz de tanık olduk. 2004 yılında Putin'in Türkiye ziyareti öncesinde Soşi'de CNN TÜRK için bir söyleşi yapmıştık. Türkiye'nin önde gelen gazetelerinin yazarlarına ısrarla şu görüşü tekrarlamıştı: Bırakın Avrupa Birliği'ni, gelin hep birlikte hareket edelim. Türkiye, Rusya ile ne kadar sıkı bir işbirliği oluşturabilirse, o kadar güçlenir. Bizde enerji var, yatırım imkanı var. Sizde turizm var, yatırımcı var."
Bu sözler Türkiye'nin kulağına çok hoş geliyordu. Hele AB'den eleştiriler arttıkça, Rusya'ya bakışlar daha da bir hoşlaştı.
Cumhurbaşkanı Sezer'in Moskova gezisinde bu "karşılıklı hoşlaşma" biraz daha belirginleşmiş gibiydi. Hem geziye katılan iş çevrelerinde, hem de bürokraside Rusya ile bir yakınlaşma rüzgarı esiyordu.
Bu durum nereye kadar gider, bilinmez. Ancak bildiğimiz bir şey var ki, Türkiye'deki Rus aşkı yaygınlaşıyor.
ARI HAREKETİ OLMASA KARADENİZ'İ UNUTACAKTIK
Kemal Köprülü'nün ARI HAREKETİ hafta içinde son derece ilginç bir konferans düzenledi. Friedrich Naumann, German Marshall Fund ve NATO'nun katkılarıyla, "Karadeniz'de demokratikleşme ve güvenlik" tartışıldı. Konunun uzmanları, Karadeniz kıyısı ülke temsilcileri de katıldılar.
Ne ilginçtir ki, yine en çok Özal'dan söz edildi. Karadeniz'in önemini anlayan ve Türkiye'yi bu konuda lider ülke konumuna sokmaya çalışan tek liderdi.(!)
Ne acı değil mi?
Koskoca Karadeniz'e Türkiye, genelde "kalkan balığı tutulan yer" gibi bakar.
Şaka etmiyorum.
Ne devlet kurumları, ne medya, ne de sivil toplum Karadeniz'i yakın görüyor.
Ancak yakında uyanacağız... Zira Karadeniz bütün ağırlığı ile gündemimize girmek üzere... O zaman uyanacağız, ancak hem güç, hem de geç olacak.
ARI HAREKETİ bu gerçeği bize hatırlattı...
ARİF MARDİN'İ ÇOK ÖZLEYECEĞİZ
Bazı insanlar vardır, yaşamları sırasında hakları olan ilgiyi görmezler. Onların yaptıklarının onda birini gerçekleştirenler, mallarını abartılı şekilde satarlar ve en ilginci, alıcı da bulurlar.
Arif Mardin, kendi dalında, Türkiye'de aynı işlerle uğraşan kişilerden ışık yılı daha ilerdeydi. Uluslararası düzeyde, bırakın Türkiye'yi, Amerika'nın en başarılıları arasındaydı.
Yaşamı boyunca en büyük kalitesi, daima bir İstanbul Efendisi olarak kalmasıydı. Kibarlığı, kültürü, dünyaya bakışıyla, tanıyan herkesin kalbini kazandı.
Arif Mardin'i hep gıpta ederek izlemişimdir. Ailece yakınlığımızın yanı sıra, insanlara yaklaşımı, yumuşak üslubu ve derinliği ile Arif Mardin çok farklıydı. Gençliğimin idolü, ileri yaşlarda da keyifle izlediğim bir bilge kişiydi.
Onu çok özleyeceğiz.
ISITMA BİNASINA TÖREN YAPILIR MI?
Genel bir tören hastalığımız vardır. Neredeyse tuvalet açılışında bile tören yapılıyor ve kurdeleler kesiliyor.
Hadi diyelim ki, insanlar, bir katkıda bulundukları zaman bunu göstermek ve alkış almaktan hoşlanıyorlar. Bunu da doğal karşılayalım. Ancak yine de her şeyin bir sınırı olmalı.
Doğrusu beni bu çerçevede şaşırtan, TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın Meclis yeni Isıtma ve Soğutma binasının açılışı için tören düzenlettirmesi ve yetmiyormuş gibi kurdeleyi kendi eliyle kesmesi... Biraz fazla değil mi?
Meclis Başkanı'nın gururla ISO 9001-2000 Kalite Belgesi için tören düzenlettirmeye çok hakkı vardır. Kırılan iki sandalye önemli değildir. İşin mağaza yönü olduğu için ilgi toplamıştır. Tebrikleri yeterli bulmamakta da haklıdır.
Ancak aynı Başkan'ın, kalkıp yeni havalandırma binası törenine katılması ise yadırgatıcıdır. Medyanın iki sandalyeyi örnek gösterip ISO belgesini küçük görmesi ne kadar hafif ise, Arınç'ın havalandırma binası açması da aynı şekilde biraz hafif değil mi?
ARTIK, AĞZINIZDAN ÇIKANA DİKKAT EDİN...
Piyasalardaki depremin yüzde 70'i dışımızdaki gelişmelerden kaynaklandı. Ancak yüzde 30'unun da, bizi yönetenlerin ağızlarından çıkanı kulaklarının duymamasından, zaman zaman gereksiz çıkışlar yapmalarından ve önlem almakta gecikmelerinden kaynaklandığı açıkça ortada.
Siyasi ve ekonomik sorumluluğu olanlar, laflarını bir türlü ayarlayamıyorlar.
Söylenmesi gerekeni, zamanında söyleyemiyor, gerekmeyen lafları da gerekmeyen anlarda ortaya atıyorlar.
Ardından da, piyasalardan dayak yiyorlar. Ancak onlar dayak yemekle kalırlarken, ekonomi kan kaybediyor. İnsanlar ve şirketler fakirleşiyorlar.
Bu senaryo yeni değil. MHP-DSP-ANAP koalisyonunda canlı yayında özeleştirmeyi zorlaştıran açıklama yapıp, piyasaları çökerten ve ardından istifa etmek zorunda kalan bakanları eminim hatırlarsınız.
Piyasalar, sadece sorumlu durumdaki "yetkilileri" eğitmekle de yetinmiyor, açıklamaların saatini dahi saptıyor.
Örneğin, kriz yaratabilecek gelişmeler, önemli siyasi kararlar, 17:00'den sonra açıklanıyor. Nedeni basit: Piyasalar rahatsız olmasın...
Piyasalar öylesine bir güç kazandı ki, artık rejim tartışmaları, hatta olası askeri müdahaleler dahi "piyasaların tepkisi" dikkate alınarak değerlendiriliyor. "Türban'da ısrar piyasaları mahveder" yorumları veya "Askeri darbe ekonomiyi çökertir" söylemi, hep piyasa kaygısından kaynaklanıyor.
Günlük yaşamımızın yeni yönlendiricisi sayılan "piyasalar", sorumlu konumlardaki yetkililerimize şimdiden "ağızlarından çıkana dikkat etmeyi" öğrettiler, ancak gidilecek daha çok uzun yol var.
Derslere devam...
HERŞEYİN EN İYİSİ BİZ BİLİRİZ...
Lokantada bir grup arkadaş, eşlerimizle birlikte konuşuyorduk. Söz döndü dolaştı Dünya Kupası'na geldi. Heyecan yükseliverdi... Önce İsveç antrenörü yerden yere vuruldu. Yanlış taktik vermiş ve ekibini perişan etmişti. Eğer bizim Ahmet olsa, 18'inci dakikada forvetle değişiklik yapardı. Hüseyin ise, Arjantin'in hocasına kızgındı. "Olur mu kardeşim, böyle bilgisizlik olur mu?" dedi ve nasıl yapılması gerektiğini anlattı (!).
Hayretler içinde izledim.
Gerçek işi futbol hocalığı olan, becerileri nedeniyle milyon dolar kazanan hocalardan daha iyi bildiklerine gerçekten inanmışlardı. İsveç takımının başına geçseler, daha iyi sonuç alabilirlerdi (!).
Yan masaya kulak kabarttım, orada da TV programcıları yerden yere vuruluyordu. "Böyle program olur mu kardeşim? Bence ......" diye başlayan konuşmaları duyan, bir grup profesyonel televizyoncunun tartıştığını sanırdı.
Diğer masalarda da, kimi politikanın nasıl yapılması gerektiğini, kimi banka yönetimi, diğerleri de şirket konusundaki yüksek fikirlerini anlatanlarla doluydu. Ancak işin ilginç yanı, konuşup fikir ürettikleri konularda hiçbir uzmanlıkları, hatta yakınlıkları bile yoktu. Amatörce fikir ileri sürmekle yetiniyorlardı.
Hepimizde aynı iddia yok mu?
"Ben daha iyi bilirim" demez miyiz?
LATİFE HANIMI MERAK EDİYOR MUSUNUZ ?
İpek Çalışlar'ın LATİFE HANIM biyografisini mutlaka alın.
Israrla tavsiye ederim.
Çalışlar'ın yeteneklerini size anlatmama gerek yok. Çok iyi hazırlanmış, çok rahat bir dille yazılmış ve tabii en önemlisi Latife Hanım'ı anlatışı bir harika olmuş. Araştırmacılığın ne olduğunun dersini veriyor.
Latife Hanım sadece Atatürk'ün eşi olmasıyla değil, karakteri, düşünceleri ve genel yaklaşımıyla o dönemdeki Türk kadının bir kesiminin simgesi olmasıyla önemli. Türkiye'nin kuruluş döneminin en yakın görgü tanığı olan Latife Hanım, aynı zamanda bir mücadele kadını.
Doğan Kitap tarafından çıkarılan bu kitap özellikle biyografi meraklılarının çok hoşuna gidecektir.
(Bu yazı, Posta Gazetesinde ve aynı gün Hürriyet Gazetesinin tüm dış yayınlarında, Hürriyet internet sitesinde (www.hurriyetim.com.tr) Milliyet internet sitesinde (www.milliyet.com.tr) ve Daily News ekibi tarafından tercüme edildikten sonra hem ana gazetede, hem de Daily News internet sitesinde (www.turkishdailynews.com) yayınlanmaktadır. )
mabirand@e-kolay.net
|
|