|
Kuytularda iri mi iri ortancalar ve Selim Sırrı
İstanbul kentiyle, bazen boğaz boğaza, bazen de dudak dudağa yaşıyor gibiyiz sanki; tıpkı ünlü bir şiir dizisinde şairin, sevgilisine hitap ederken:
- Senden nefret ettiğim ölçüde, seviyorum seni...
Demesi gibi...
***
Tatilci mevsimlerinde, evde tek başına dekolte dolaşan şuh bir kadına benzer bazen İstanbul...
Öylesi bir İstanbul'la, sıradan bir günün ikindisinde, Polonezköy bahçelerinde dudak dudağa gelmek...
***
Çamların, çınarların, cevizlerin bol yapraklı dallarıyla, sarmaş dolaş oldukları bir çerçeve içinde bir köşede, insan boyunda bir saksı; saksının da içinden fışkırmış, koyu pembe, iri mi iri ortancalar...
O kadar büyüklerini hiç görmemiştim desem, yalan olmaz.
Köşedeki dev saksıdan, keşfedilmemiş gizemli bir mucize tanrıçası gibi yükselen görkemli ortancalar...
***
Sanki ortancalara sorasım geliyor:
Cumhurbaşkanlığı adaylığını, kendi kimliğine layık görenler oranında; neden kendilerini ünlü heykelcilerden Henry Moore, Alberto Giacometti, Auguste Rodin düzeyinde görme eğiliminde olan yok; ünlü bir heykelci olmaktan, çok daha kolay sağlanan bir paye mi cumhurbaşkanlığı?
Bilemiyorum ortancaların;
- Elbette deyip, demeyeceğini...
***
Politikada ağdalanma gırla; sanatta tatlanma az...
Özellikle köylü ağırlıklı Şark toplumlarında "yiğitlik" gösterileriyle, ölme-öldürme tutkusu ne kadar yaygınsa; sanatsal yaratıcılık da, o kadar umursamazlık kuyularının dibinde...
***
Babaannemin Rumelili Türkçesinde:
- Nah kafam kadar pembe pembe ortancalar...
Annemin köşk Türkçesinde:
- Orta boy karpuz büyüklüğünde pespembe ortancalar...
Koyu pembe ortancalar, kendi benzersiz ihtişamının çarpıcı görüntüsü içinde...
***
Yıl 1933... İçinden konuşmalar yükselen; önü bejimsi pütürlü bir bezden, cilalı tuhaf bir kutu; radyo...
Radyoyla ilk tanışmam. Ve radyodan bir anlatım dinliyorum:
- Şatosunun bahçesinde oturan kont, uşaklarından birini çağırdı "Tabancalarımı getir" dedi. Uşak, bir tepsi içinde kontun tabancalarını getirdi.
Kont, tepsiden bir tabanca aldı ve uzaktaki bir ağacın yaprağına konmuş bir sineğe ateş etti. Sinek cansız yere düştü...
***
Kimin anlattığını bilemediğim öykü, beni 6 yaşında mıhlamıştı radyonun karşısına.
Kont, şatosunun bahçesinde tabancalarıyla, sık sık atıcılıktaki ustalığını kanıtlıyordu.
Ve günlerden bir gün uşaklarına:
- Arabamı hazırlayın, tabancalarımı da getirin; gidiyorum, diyordu.
***
Arabasında tabancalarıyla uzaktaki bir şatoya giden kont...
Gittiği şatoda, aynı yaşlardaki başka bir kont, sararan bir yüzle karşılıyordu kendisini.
Ve tabancalarıyla beklenmedik bir anda gelen misafir:
- İşte geldim, diyordu.
Yıllarca önce her iki genç asilzade, aynı kızı sevmişler ve aralarında bir düello sahnesi yaşanmıştı.
Ne var ki, şatosuna misafir gidilen kont, ateş hakkını kullanıp ıskalamıştı. Karşısındaki rakibi ise, ateş hakkını kullanmamış ve ertelemişti:
- Canım istediği zaman gelip kullanırım, demişti.
20 yıl boyunca her gün atış talimleri yapmıştı. Sonunda da, gençken düelloda kullanmadığı hakkını kullanmak için, vaktiyle kendisinin de sevmiş olduğu kızla evlenmiş bulunan mutlu kontun şatosuna gelmişti.
***
Her 2 kont, yeniden karşılaştıklarında mutlu olan soruyordu:
- Neden vaktiyle kullanmadın hakkını?
Yanıt şöyle geliyordu:
- O sırada, o kadar umursamıyordun ki ölümü; şapkanın içindeki kirazları yiyordun. Bekledim, mutluluk yıllarının sonunda, korkuyu gözlerinde görmek için. Ama gel, hadi yeniden başlayalım oyuna. Yine sen önce ateş et...
***
Yüzü korkudan sararmış olan kont, -biraz da alçakça davranıp- kabul ediyordu yeniden ateş etmeyi...
Ediyor ve yine ıskalıyordu.
***
20 yıl boyunca her gün atış talimi yapan kont ise şöyle diyordu:
- Ben ne kadar mutsuzsam, sen de o kadar mutlusun. Ben yine ateş etmeyeceğim, sürdür sen mutlu yaşamını...
Ve şatonun bahçesinden tam çıkacağı sırada, geriye dönüyor; mutlu kontun, kendisini öldürmek için sıkıp da ıskaladığından ötürü, şatonun kapısına saplanmış olan kurşunun üstüne, bir el ateş ederek kendi kurşununu oturtuyordu.
***
Yıl 1957... Bendeniz de Ankara Radyosu'nda haftada bir "dostlarım" diye başlayan sohbet saatinde aynı öyküyü anlatıyordum.
Anlatıyordum, ilk kez gördüğüm radyonun başında, o öykünün beni nasıl tam anlamıyla "büyülediğini"...
Anlatıyordum ki, o öykü Anton Çehov'un bir öyküsüydü ve İstanbul Radyosu'nda anlatan da Selim Sırrı'ydı.
***
Selim Sırrı Tarcan, spor eğitimine yaptığı katkılarla da unutulmaması gereken bir değerdi, lezzetli bir konuşmacı ustalığıyla da...
***
"Kalkınma" ile "gelişme" aynı torbada semirmez.
Kalkınma merdivenlerinin üst sahanlığında, özlemi çekilen bir araba markası vardır.
Gelişmişlik terasının ufuklarında ise, sevilen bir ressamın tablosu...
Cumhurbaşkanlığı adaylığını, politik yeteneğinin menzilinde görüp; Giacometti'ye özenmeyi, aklından bile geçirmemek gibi...
***
Gönlüm çekiyor Çehov'un renkli öykülerinden de, -sanatsal bir okumayla- bir CD yapılmasını...
Ola ki 6 yaş çocuklarından biri de, yine kaptırır kendisini o öykülere...
***
Polonezköy'deki muhteşem ortancalar, sanki soruyor gibiydiler:
- En çok ne isterdin, diye...
İçimden bir fısıltı yanıt verirmiş gibi oldu:
- Sanata karşı sevdalanmanın da; binde bir oranında da olsa, politika tutkusuyla yarışmasını...
c.altan@prizma.net.tr
|
|