|
Futbol ya da huzursuz ruh!
Dünya Kupası izlenimleri - 28
BERLİN
Öyle amaçsız yürüyorum kendi başıma. Gökyüzünü birden kasvet bastı. Oysa ne güzel maviydi. Gök gürlüyor, şimşek çakıyor. Yağmur indi inecek.
Bir yere sığınmak lazım.
Bahçe içinde, ağaçların arasında eski bir ev. Soylu bir havası var. Ihlamur ağaçları, kestaneler. Ve bir çınar ki ulu sıfatına layık.
Kapısında, Literatur Haus Berlin yazıyor. Bodrum katı kitapçı. Charles Bukowski'nin bir kitabını alıyorum:
Shakespeare Never Did This.
Fotoğraflarla bir Almanya seyahatini anlatıyor. Okuduktan sonra belki Doğan Hızlan'a hediye ederim.
Yağmur çiseliyor.
Güzel bir yer buldum sığınacak. Belli, görmüş geçirmiş bir ev. Savaşta neler yaşamış olabilir?.. İnsanın hayal gücünü harekete geçirebilecek bir mekân. Burada mutlulukla hüznü eşzamanlı yaşamak mümkün denebilir.
Bugünlerde bazı soru işaretleri sık sık gelip çengellerini zihnime asıyorlar:
Bir ömre sığan nedir ki?
Hiç sıkılmadan yaşanabilir mi? Hiçbir şeyden sıkılmaz hale gelebilir mi insan?
Pascal'a göre mümkün:
"İnsan mutsuzluğunun tek nedeni, odasında sessizce oturmayı becerememesidir." (x)
Alman gazetelerini karıştırıyorum. Elif Şafak'ın bir fotoğrafı ve uzun bir yazı. Baba ve Piç hakkında açılan davayı demokrasi düşüncesi açısından eleştiriyor. Bizim ulusalcı Kerinçsiz takımıyla da dalgasını geçiyor.
Berlin, bu konuyu düşünmek için uygun bir yer. Kitap yakan, insan yakan bir rejime bir zamanlar başkentlik yaptığı için öyle...
Kaçamıyorum. Berlin bende hep aynı çağrışımları, hep aynı imgeleri uyandıran bir şehir. Hitler, Reichstag Yangını, savaş, Yahudi soykırımı, totalitarizm, Duvar...
Hiç değişmiyor.
Kim bilir, belki de bu yüzden Berlin benim için hüzünlü bir kent olmaktan hiç kurtulamayacak.
Yağmur çiselemeye başladı. Ihlamurlar daha bir bayıltıcı kokuyor şimdi... Literatur Haus Berlin'in aylık programına bakıyorum. Samuel Beckett Berlin'de sergisi... Ingeborg Bachmann'ı şiirleri ve Bach müziğinin eşliğinde anma gecesi...
Şiirleriyle, duruşuyla hayata isyan bayrağı açarak yaşamak, yani Ingeborg Bachmann gibi...
Kolay mı?
Ya Charles Bukowski gibi?..
Her babayiğidin harcı değil herhalde. "Hangi akla hizmet yazarım, hiçbir fikrim yok" diyor bir soru üzerine.
Bir de itirafı var:
"İki üç defa intihar etmek istedim ama başaramadım. İyi bir profesyonel intiharcı değilim anlaşılan."
Amerikalı asker bir baba ile Alman bir anneden, Almanya'da doğduğunu bilmiyordum Charles Bukowski'nin...
Sırtında Arjantin formalı bir oğlan çocuğu annesi ve babasıyla geliyor. "Messi, Messi!" diye tezahürat yapınca, yüzüne kocaman bir gülümseme yayılıyor.
İçimden bir ses:
"Futbolun sırası mı?" diyor.
"Wordsworth, ruhumuzu dindirecek duygular hissedebilmek için doğada yolculuk etmemiz gerektiğini söylemiş..."
Ben de 'futbol dünyası'nda yolculuğa çıktım bir aylığına, kim bilir, 'huzursuz ruhu'mu dinlemek ve ömrü hayatımda bir defa da futbolu sonuna kadar yaşayabilmek için belki de...
Yarın final var:
İtalya-Fransa.
İki gün ara verdik, özledim futbolu, statların o şenlik havasını...
Kim kaldıracak kupayı?
İtalya diyenler ağır basıyor. Ama ben -belki gönlüm de öyle dediği için- Fransa'dan yanayım. Ama önemli olan, 'futbol kaçıkları'nı iyice çıldırtacak bir maç...
Yarın bitiyor mu yolculuk?
O şiiri anımsıyorum. Daha önce de yazmıştım. 93 yaşındaki İngiliz gazeteciye, meslekte 75. yılını kutlarken sormuşlar, ne diye hâlâ bilgisayarını her sabah açıyorsun diye.
O da bir şiirle yanıtlamış:
"Kalk evlat! Seyahat bittiğinde, yeterli zamanın fazlasıyla olacak uyumak için..."
Yağmur durdu.
Biri geldi, bahçeyi sokaktan ayıran demir parmaklığın önünde akordeon çalmaya başladı. Islak bir Berlin gecesinde, yalnızlığın tadını çıkaracak bir yürüyüşe çıkma zamanı belki de...
———————-
x Seyahat Sanatı, Alain de Botton, Sel Yayıncılık.
h.cemal@milliyet.com.tr
|
|