|
Gitgide yükselen bir tempoda "Bolero" çalıyordu
Üniversiteyi bitirmiş olan gençlerin diploma töreni; çevresi tribünlerle çevrilmiş, bu tür törenlere de olanak sağlayan ortası boş bir alanda yapılıyordu. Dört bir yanda televizyon kameraları ve baş tarafta da yüksekçe bir platoda geniş bir kürsü vardı.
Kızları, oğulları artık iyice büyümüş ve o yıl üniversiteyi de bitirmiş olan aileler, tribünleri doldurmuştu. Sadece karşılıklı uzun tribünlerden biri, diplomalarını alacak gençlere ayrılmıştı ve henüz boştu.
***
Derken hafiften Ravel'in "Bolero"su çalmaya başladı ve başlarında siyah kepleri, sırtlarında hayatlarının ilk başarılı "final"ini simgeleyen mezuniyet cüppeleriyle, kızlı erkekli gençler; tek sıra halinde, dimdik ama yüreklerinden neşe ve mutluluk ışınlarının çaktığı bir yürüyüşle, dipteki bir kapıdan ortadaki alana girerek geçmeye başladılar...
***
"Bolero"nun temposu yükseliyordu ve mezuniyet cüppeleriyle başlarında siyah kepleri, gençler tek sıra halinde geçiyorlardı.
Tribünlerdeki aileler hep birden ayağa kalkmışlardı...
Özellikle kızlar, arada sırada başlarını ailelerinin bulunduğu yöne doğru çevirerek, şöyle bir el sallıyorlardı.
Bizim Işıl Türkşen'le, Aslı Barış da geçenler arasındaydı.
"Bolero"nun temposu yükseliyordu. Timballere sert iniyordu, adeta tokmaklaşmış bagetler...
***
Üniversite dünyaları...
3 günlüğüne Almanya'ya giden Mehmet Altan'ın, bir kez daha uğramadan edemediği Heidelberg...
1257'de Paris'te kurulmuş olan Sorbonne'dan sonra, onu örnek alarak 1386 yılında açılmış olan, dünyanın en eski üniversitelerinden Heidelberg Üniversitesi...
1593 yılında üniversitenin tam karşısında açılan ilk kitapçı...
Bendeniz de bir zamanlar Heidelberg'in ağaçlıklı yamaçlarındaki Filozoflar Yolu'nda, dostum Alman mühendis Hartmuth'la dolaşmıştım...
O yollarda Hegel de dolaşmıştı, Einstein da, Max Weber de...
***
"Bolero"nun yükselen temposunda tek sıra halinde geçen gençler...
Bölüm bölüm adları okunan gençlere, üniversite hocalarının verdikleri diplomalar...
Alımlı, bakımlı ve özenli genç kızlardan bazıları, yüksek topuklu ayakkabılarıyla dik ve havalı yürüme gösterisinde, acemi görünmemeye çalışıyor gibiydiler. Belki de ilk kez, öyle yüksek topuklu giyiyorlardı...
***
Ve diploma dağılımı bittiğinde... Gençlerin hepsi ortada karmakarışık toplandığında ve 3'den geriye doğru sayılan sayılar "0" olduğunda...
Hep birden havaya fırlatılan siyah kepler...
Aileler ayakta, kendilerinden geçmişçesine alkışlıyorlardı, artık büyümüş sayılan yavrularını...
***
Doğan Hızlan, programının çekimini, yüksek bir mekândaki kitap reyonları arasında yapıyor...
Murat Birsel, Boğaz kıyısındaki Sait Halim Paşa yalısının, bir ömür boyu doyulamayacak bir rüyaya benzeyen kıyılarında...
Ahmet Hakan da, Galatasaray Üniversitesi'nin kafeteryası üstündeki terasta...
***
Ortaköy'deki Galatasaray Üniversitesi...
Orası 1936 yılında, yatılı bir ilkokuldu. Bendeniz 9 yaşıma bastığım yıl, eylülün sonundaki bir pazar akşamında babamla birlikte oraya gelmiş ve bırakılıvermiştim orada. Babamla vedalaşmaya bile imkân verilmeden, kaybolup gitmişti babam...
Hiç tanımadığım yabancı bir ortamda, yapayalnız kalıvermiştim...
2006 yılının 10 Temmuz'unda Ahmet Hakan'la aynı mekânda buluştuğumuzda...
Ravel'in "Bolero"su hiç bitmeden ve sürekli bir kreşendo çekerek hep çalıyor gibiydi...
***
Orada ilk yalnızlığı tattığımda; canlı bomba olarak kendini patlatan ne koşullanmış gençler, ne onların babaları, şeyhleri, liderleri doğmuştu henüz...
Bolero'nun temposu yükseliyordu.
Işık'la Aslı, havaya fırlattıkları keplerden birini benim başıma giydirip, fotoğraf çektiriyorlardı.
***
Galatasaray Üniversitesi'nin kafeteryasında, Prof. Dr. İlber Ortaylı'nın gencecik güzelim asistanları; hâlâ o kıyılarda 9'una yeni basmış bir çocuğun, bükük boynuyla ilk yalnızlığını kucaklamış, öyle durmakta olduğunu bilmiyorlardı...
O tarihlerde henüz daha 2. Dünya Savaşı başlamamıştı ve sonradan siyaset arenasında ya aslan, ya gladyatör olmaya sıvanırken kaybolup gitmişlerden çoğu da, henüz doğmamıştı...
***
Sadece kendime özgü bir grubun ufuklarından başımı kaldırmış bakıyor gibiydim; fecrin taze ışıkları içinden çıkarak aynı görünmez kavsi geçecek olan, bir çeşit bulmaca karelerinin yüreklerine yayıldığı gencecik kızlarla, erkeklere...
***
Timballerin üstüne artık çok hızlı iniyordu tokmaklar...
Bendeniz de kepimi, aynı rıhtımlarda unutulmuş boynu bükük bir çocuğa doğru fırlatıvermenin görünmez boşluğunda, son kadehleri içiyordum kimseye çaktırmadan...
***
Hayat zor muydu, kolay mıydı; bilemiyorum...
Siz ne diyorsunuz?
c.altan@prizma.net.tr
|
|