Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 15 Temmuz 2006 / Cumartesi  
   Milliyet Online    Blog    Emlak    Arabam    İnsan Kaynakları    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    Mobil 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Aldatma sanatı ve yapımcılar


yural@milliyet.com.tr

Doğada hayvanlar arasında yaşam, güç ve aldatma üzerine kurulmuştur. Buna, kandırmak da diyebiliriz. Hatta, etoburların buluşu olan kandırmak ve aldatmak işlevini yaşama geçiren mühendislik çalışması olan tuzak kurmayı da güç dengesinin tamamlayıcı bir unsuru olarak kabul etmek gerekir.
***
Hepimizin belleğinde, avcılıkla ilgili izlediğimiz "doğada yaşam belgeselleri"nden kalma pek çok görüntü vardır. Hatta bazıları bizi öylesine etkilemiştir ki, bugün bile pek çoğumuz o acımasız sahnelerinin çoğunu belleğimizden silememiş ve belgesel programları izlemeyi bırakmışızdır. Bunları size tek tek anımsatmak istemem. Ama bir nehirden karşıya geçerken timsahlara yakalanan bizonlarla annesiyle yürürken saldırıya uğrayan bir ceylan yavrusunu, aslanların elinden kendisini ve yavrusunu kurtaramayan bir zebrayı, gözünün önünde bir kutup kartalının yavrularını parçaladığını izleyen penguen ailesinin görüntülerini sanırım benim gibi pek çoğunuz belleğinizden silememişsinizdir.
***
"Doğanın yasası bu, güçlü zayıfı her zaman ezer," diye bakabilirsiniz. Ama bu insanlık dünyası için geçerli olamaz. Hiç unutamadığım bir belgesel vardır: Bir geceyarısı aslanların saldırısına uğrayan bir mandanın böğürtüsü üzerine gecenin karanlığında yardıma gelen beş-altı mandanın aslanların elinden boynuz atarak kardeşlerini kurtarışını gösteren. Gerçekten de üç aslan, altı mandanın boynuz darbelerinden korkup, avlarını bırakıp kaçmışlardı. Herhalde dayanışma denilen şey bu olmalı.
***
Okuduklarımdan öğrendiğim bir şey var: Etobur canlıların dışında doğada vahşi ve yırtıcı olan tek bir canlı bile yok. Yalnızca etoburlar beslenme nedenleri yüzünden avcı, saldırgan ve vahşiler. Onları düşünmeye, karşılarındakini avlamaya iten duygu, istem ve beslenme biçimleri bu işi becerebilmeleri için bir strateji kurmaları gerektiğini öğretiyor. Strateji kurmak, tuzak mühendisliğini ve avlarının beslenme alanlarını, sulaklarını, yuva ve uyuma gibi tüm davranış ve günlük yaşam içindeki bilgileri edinmesini sağlıyor. Bütün bunlar, düşünmeyi ve avına ulaşabilmek için de tabii ona, stratejiyi ve tuzak oluşturma kültürünü öğretiyor. Ayrıca, kendi düşmanları, düşebileceği tehlikeler, zamanlama, gece-gündüz, kendi yetilerinin, becerilerinin boyutları konusunda onu bilgi sahibi yapıyor. Yani, sözün kısası, içgüdüyü de işe katarak avcı bir satranç oyuncusu gibi plan ve öngörü ustası oluyor.
***
İnsanlar, hayvanları evcilleştirip kendilerine benzetmeye çalışsalar da, canlıların yaşamdaki ilkelerini kendilerine hep ilke olarak alıyorlar. "Yırtıcılar hep kazanır. Vahşi olan başarır." Daha insanca söyleyiş biçimiyle, "Acıma, acınacak hale gelirsin," de bunlardan pek farklı değil.
***
Bütün bunları, insanlar arasında sevgiye dayalı yaşamın gün geçtikçe doğadaki yaşama benzemeye başladığını gördüğüm için yazdım. Artık avcılar dünyanın her yerinde çocukları aynı yöntemlerle avlıyor, aynı yöntemlerle doyuruyor, aynı yöntemlerle giydiriyor, aynı yöntemlerle içiriyor, aynı yöntemlerle eğlendiriyor, aynı yöntemlerle dilediği oyunla, oyuncakla oynatıyor, aynı şeyleri çiğnetip, aynı biçimde düşünmesini, aynı biçimde davranmasını istiyor. Onun kendi istedikleri dışında bir beğeniye, bir düşünceye, bir bakışa sahip olmasını istemiyor. Bu, yalnızca çocuklar için değil, yetişkinler için de geçerli. Düşünebiliyor musunuz, "Biri Bizi Gözetliyor" programı farklı adlarla tam 90 ülkede yayınlanmış. Daha başka, yüzlerce farklı program da...
***
Televizyonlarda yapımcılar artık izleyiciyi ellerine düşmüş bir kaz, bir ördek, bir tavuk, bir keklik gibi görüyorlar. Özellikle hiçbir yaratıcılığı olmayan, üstelik de yurtdışından bire bir kopya edilen programları sanki kendileri yaptıkları araştırmalarla yaratmış gibi, formatları bize uydurup insanlarımıza sunuyorlar. Kaldı ki, hiçbirinin başkalarının lisans, telif hakları gibi haklara saygıları yok. Anlaşılan yasal zorunlulukları da... Televizyonlar bu tür programlara yer vererek, aslında başka bir korsanlık anlayışına da hizmet ediyorlar. Biliyorsunuz, beste yaparken de bir eserin tümünü araklamanız yasal değildir.
***
Bu hafta televizyonda iki yapımcının konuşmasına tanık oldum. Biri üstüne basarak şöyle dedi: "Bu programlar sahi gibi yapılıyor. İsteyen gerçek diye izler, isteyen de kurgu diye." Başka bir hanım yapımcı, "İnsanlar eğleniyor, reytingler neyin doğru olduğunu bize gösteriyor," dedi. Başka bir gün başka bir yapımcı, "Halk bunu istiyor. Söyleyecek söz yok," cümlesiyle yetindi. Bir sunucu da, "İnsanları aldatarak başarı elde etmek, kazanç sağlamak etik bir davranış değildir," diyerek programı kapadı, ya da reklam başladı, ben öyle sandım.
***
ODTÜ Yayıncılık'tan çıkan, oldukça da ses getiren bir kitap var: "Aldatma Sanatı." Yaşadığımız hayatın içinde ister av, ister avcı olalım, "Aldanmamak için aldanma sanatının inceliklerini öğrenmelisiniz," diyen bir kitap. İşin ilginç yanı, kitabın yazılmasına neden olan kişi, dünyanın ilk dijital suçlusu Kevin Mitnick. Aldanmamamız için bu sanatı öğrenmemiz gerekiyor.



PAZAR
Üç büyük eski futbolcu "üç büyüklerin" başında
"Eğer anılar yoksa, koltuk hiçbir şey ifade etmez"
Bir yılda sıfırdan milli takıma
"Depeche Mode kuliste langırt istiyor"
Haftanın Mod'ası: Paul Weller
Müzik gündemi
Bir tuğla da sen koy!
Yetişin! Ankara'yı yıkıyorlar!
Merkür geri giderken...
İstanbul Rumları
"Bilge" olmak isteyen Yalıkavak'a gitsin
Aldatma sanatı ve yapımcılar
Puronun "babası" 100 yaşında





Ahmet Turhan Altıner
Can Dündar
R. Hakan Kırkoğlu
İlber Ortaylı
Fatih Türkmenoğlu
Yalvaç Ural
Mehmet Yalçın

© 2006 Milliyet