|
Kılavuzu karga olanın burnu...
Çalıştığı firmanın kamyonetiyle ev ev dolaşıp, son model elektrik süpürgeleri satmaya çalışan üniversite mezunu bir genç, bir apartmanın kapısını çalmış.
Kapıyı açan evin hanımı, daha "ne istiyorsunuz" bile demeden; kapının dışındaki büyükçe çöp tenekesini aldığı gibi içeri dalıp, salonun ortasına boşaltmış.
Ortalığa bir yığın tavuk kemiği, karpuz çekirdeği, kırık bardak parçası, çürük domates, buruşuk kâğıt mendil, solmuş çiçek, patatesle patlıcan kabuğu ve boş konserve kutusu dağılmış.
***
Evin hanımı:
- Ne yapıyorsun, demeye çalışırken; satıcı genç:
- Sakın cânım salonunuzu mahvettiğimi sanmayın, demiş. Şimdi getirdiğim son model elektrik süpürgesiyle, 2 dakika içinde hiçbir şey kalmayacak ortalıkta... Şayet bir şey kalırsa, inanın onu da hemen ben yiyip yutacağım.
***
Kadın, hiç sesini çıkarmadan mutfağa gidip, elinde tuzluk, biberlik ve sirke-zeytinyağı şişeleriyle dönmüş, salonun ortasındaki çöp yığınının üstüne dökmeye başlamış hepsini.
***
Genç satıcı şaşkın:
- Ya, peki siz ne yapıyorsunuz şimdi, demiş.
Evin hanımı:
- Hiç, demiş; çöplerin hepsini yutmak zorunda kalacağınızdan, size yardımcı olmaya çalışıyorum...
- Nasıl yani?
- Eee... Burası Göztepe, elektrikler çoktandır yine kesik de...
***
İncili Çavuş, Nasreddin Hoca ile dertleşiyordu:
- Ne günlere kaldık Hoca, diyordu; kimsenin kimseyi dinlediği falan yok artık. Ne küçükler, büyüklerini dinliyor; ne öğrenciler, öğretmenlerini dinliyor; ne kocalar, karılarını dinliyor; ne kadınlar, kocalarını dinliyor; ne şoförler, trafik polislerini dinliyor; ne müritler, şeyhlerini dinliyor; ne memurlar, müdürlerini dinliyor; ne fabrika sahipleri, çevre korumacıları dinliyor; ne de tatile çıkanlar, şöyle rahatça başlarını dinliyor...
Nasreddin Hoca:
- Ne yapacaksın Çavuş, dedi; devir çok değişti, çook... Birilerinin mutlaka seni dinlemesini istiyorsan; tek çare, telefonla konuşmak...
***
Bir apartman kapıcısı, bakkala gitti:
- Bir şişe şarap istiyorum, dedi.
Bakkal sordu:
- Beyaz mı, kırmızı mı?
Kapıcı omuz silkti:
- Beyaz mı, kırmızı mı fark etmez; şarabı aldıran kiracının gözü, hiçbir şeyi görmüyor ki...
***
Başbakan Tayyip Bey de dahil, hiçbir siyasetçi alınmamalı bu fıkradan...
Gözü hiçbir şeyi görmeyenler, sadece kendileri değil bu dünyada...
***
Eski Roma imparatorlarından Jules César, kentin en büyük cezaevine gidip, mahkûmları sorgulamaya başlamış:
- Seni niye tıktılar buraya, söyle bakalım?
Mahkûm:
- Yüce İmparatorum, diyormuş; inanın ki hiçbir suçum yok benim. Neden buraya düştüğümü bilmiyorum...
César, başka bir mahkûma soruyormuş:
- Senin suçun ne; neden buradasın?
O da:
- Adli bir hataya kurban gittim ben, diyormuş; hiçbir suç işlemedim ben...
- Ya sen?
- Ben de masumum, inanın yüce César...
***
Jules César hangi mahkûmla konuştuysa, hepsi suçsuz yere getirildiğini iddia edip durmuş.
Sadece bir tanesi:
- Büyük César, demiş; ben cezamı hak ediyorum, o nedenle de yanıp yakınmıyorum. Cezamı çekmem gerekiyor.
***
Eski Roma İmparatoru, komutanlarına dönmüş:
- Hemen serbest bırakın bu korkunç suçluyu, demiş; yoksa ahlakını bozabilir buradaki tüm masum insanların...
***
Neyse ki, Yüce Divan'a düşen siyasetçilerden suçlu çıkan yok. Kazara biri suçlu bulunsa, ayartabilirdi öteki, bembeyaz bir kâğıt kadar lekesiz siyasetçileri de...
***
İlki 1901 yılında verilmeye başlanan Nobel Edebiyat Ödülü'nü, 5'inci 10 yılında kazanmış olan ülkelerle yazarlar:
(2. Dünya Savaşı'na rastlayan yıllarda ödül verilmedi.)
1944 - Danimarka, romancı J. V. Jensen.
1945 - Şili, şair Gabriela Mistral.
1946 - İsviçre, romancı Hermann Hesse.
1947 - Fransa, romancı André Gide.
1948 - İngiltere, şair T. S. Eliot.
1949 - ABD, romancı William Faulkner.
***
Biz ise o yıllarda, dış politikamızın rotasını Washington'a doğru kırmaya ve aynı rotaya sadık kalma güvencesinde çok partili bir düzene geçmeye çalışıyor ve yine ABD'nin öncülüğünde "Karayolları seferberliği"ni başlatıyorduk. O dönemin politikacıları, "Küçük bir Amerika olacağımızı" ilan ediyorlardı.
Nobel ödülleriyle ilgilenecek bir halimiz yoktu.
***
Ahmet Oktay'dan bir şiirle bitirelim yazıyı:
Anı
Yazdı gözlerimi yumduğumda, öğle sonrası;
dayımdı dutu silkeleyen, çarşafın dört ucunda
dört kadın; herhalde komşu kızları;
dedem de su çekiyordu kuyudan,
Hamidiye'nin güvertesindeydi sanki,
oysa abdest alacaktı birazdan.
Ah! Sonsuz biçimler veren bize
Bellek ve Zaman.
c.altan@prizma.net.tr
|
|