|
 |
|
|
Beşiktaş ailesi
Sergen Yalçın ve Tümer Metin'in Beşiktaş'tan ayrılması, Tayfur'un jübile ile mesaisini noktalaması, elbette boşluklar yaratacaktır Beşiktaş'ta...
Hatta kadro derinliği bakımından Okan Buruk'un "yuvaya dönüşünü" de bir başka boşluk olarak düşünürüm...
Dördü de çok değerli oyunculardı...
Ancak durum sadece "oyunculuk"la sınırlı değil... Oyuncu boşluğu yeni gelenlerle fizik olarak doldurulur, performans olarak da belki gelenin gideni aratmayacağı umudu taşıyabilirsiniz... Hatta daha devamlılığı olan oyuncularla kayıplarınızı çok çabuk unutabilirsiniz.
Asılboşluk, oyun dışı zamanların boşluğudur...
Takım içindeki liderlikle ilgilidir. Arkadaşlıklarla bağlantılıdır.
Özel liderler!
Şimdi eğri oturup doğru konuşalım...
Tayfur Havutçu ile Okan Buruk için bir şey söyleyemem ama, Sergen Yalçın ve Tümer Metin, takımdan kopuk kendi dünyalarına gömülü, kendi egolarını takımdaşlığın önüne çıkaran yaşam biçimleriyle Beşiktaş'ta takımdaşlığı ve arkadaşlığı pek de önemsemeyen, kendilerine özel liderlerdi.
İnönü Stadı'nda geçen sezon Daum'un 23 puanlık kayıp rekorunu da kırarak 26'ya ulaştıklarında düşündüm...
Kariyerlerine saygı duyarak, verdikleri hizmeti takdir ederek, attıkları golleri ve kazandırdıkları umulmadık başarıları da hiç unutmayarak ortadaki gerçeğe bakmak gerekiyordu.
Beşiktaş'ın hayalkırıklıklarında, başarısızlıklarında ve umulmadık puan kayıplarında eksik olan şey savunma prensipleri, taktik ve strateji hesaplarından, bireysel becerilerden daha da öncelikli olarak "takımdaşlık", "arkadaşlık", "paylaşma" ve "dayanışma" duygularıydı...
Arkalarından konuşmak gibi olmasın ama, maalesef bu duyguların takım içinde yaratacağı sinerjiyi ıskaladılar. Lider futbolcu ve kaptanlığın ötesinde takıma daha fazlasını katmak için, arkadaşlık bağlarını kurmak ve güçlendirmek, forma ortaklığını kader ortaklığına dönüştürmek için fazla bir şey yapmadılar. Kendi hallerinde, kendi teknikleri, kendi performasları, aynadaki kendi görüntüleriyle yetindiler...
Kendi egolarını doyurmanın ötesinde daha fazlası için bir gayret göstermediler.
Tek tek yakın, samimi arkadaşları olabilir ama, takımın bütününden ağabeyliklerini esirgediler.
Aile olamadılar
Dünya Kupası sırasında Paul Gascoigne'nin bir yazısını okumuştum... İngiltere'nin haylaz, haşarı ve bir o kadar da karizmatik eski futbolcusu, "Başarı için bir takımın takım olması yetmez... O takımın bir aile olması gerekir... John Tery rakip hücumcular İngiltere cezaalanına girdiği zaman, ailesinin en değerli üyelerinden birinin, Rio Ferdidand'ın saldırıya uğradığını görür ve ailesini korumak için davranırsa, başarı gerçekleşir " diyordu. Çok hoş, eğlenceli örnekler de vererek.
Hayır, Beşiktaş aile olamamıştı... Süleyman Youla, Adem Dursun, Emre Aşık ve Çağdaş Atan'ın kopuşlarını hep seyrettiler.
Takımla yönetim arasında sıcak bir köprü oluşturamadılar.
Oysa Hakan Şükür, hem Song'un yaşadığı sorunlarda, hem de Okan Buruk'un dönüşünde o "aile"nin bir üyesi, ağabeylerin en değerlisiydi.
Neyse... Dün, dünde kaldı.
Bugüne ve geleceğe bakacak olursak...
Beşiktaş'ta kıdemli egoların alan boşalttığı, yeni delikanlıların "ağabeysizlik" süreci başlıyor şimdi...
Ağabeylik yükünü İbrahim Üzülmez'in omuzlarına da yıkmadan, lidersiz takımın, kendi genç enerjileriyle, kendi masum duygularından ve henüz şişmemiş küçük egolarından - umudum odur ki - yepyeni bir "aile" oluşturulabilir...
Yardımlaşarak, dayanışmayı en iyi biçimde gerçekleştirerek...
...Ve paylaşarak!
Beşiktaş'ın yeni kadrosu bir aile olabilirse...
Sadece yeni sezonu değil... Geleceği de kazanır!
Kaplumbağa Anelka
Fenerbahçe'nin birtürlü parlayamayan süper yıldızı Anelka, nihayet ağzındaki baklayı çıkarmış :"Ayrılmak istiyorum!"
Bunu, geçen yıl Domenech'den davet beklediği Dünya Kupası öncesinde söyleseydi anlardım... Yükselen marka değeriyle menajerliğini yapan ağabeyine ve kendisine yeni paralar kazandırma alışkanlığına zaten hep birlikte aşinaydık... Anlardım, çünkü Daum'la yıdızları bir türlü barışmıyor, Fransız kendine sistemin ve takımın içinde yer bulamıyordu.
Bu yıl ayrılmak istediğini, hem de kendisini en iyi anlayabilecek yeni hocasına - Zico'ya - söylüyor Anelka... Bu isteğini de marka değerinin en düşük olduğu bir dönemde dile getiriyor.
Yetenekli ama, asla akıllı değil...
Sabredip kendini Şampiyonlar Ligi'nde yeniden gösterse, Ocak'ta daha iyi koşullarla gidebilirdi.
Ama ne zaman sabretti ki... Hep canı sıkıldı, mutsuz hissetti ve ayrıldı bugüne kadar.
Aynı senaryo Fenerbahçe'de sergileniyor şimdi... Antrenmanlardaki isteksizliği ve aslardan kopuk sessizliği de çok kurnazca... Bu işin yürümediğini, yürümeyeceğini ortaya koyup 12 milyon Euro'luk bonservis ücretini de düşürerek kendi parasını yükseltip başka bir kulübe uçmak.
Fenerbahçe ve Aziz Yıldırım bu dolmayı yutar mı?
Hiç sanmam!
Kaplumbağanın evi misali Anelka da sorunlarını hep sırtında taşıyor...
Bilmiyor ki, bu haliyle sadece taş kaşıyor.
Yaşasın İtalya!
Hayır, hiçbir ülkenin hayranı değilim. Türkiye Cumhuriyeti'nin bir evladı olmaktan da onur duyuyorum.
Ama İtalya'yı takdirle izliyorum...
Dev kulüpleri, karizmatik spor adamlarını, antrenörleri ve hakemleri bir kalemde silkeleyip attığı, cezalandırdığı için!
Bu arada...
Spordan Sorumlu Devlet Bakanı Sayın Mehmet Ali Şahin, "Bir ülkenin dünya şampiyonu olması demek, liginin de temiz olduğu anlamına gelmez" diyor, İtalya'yı yorumlarken...
Hayır, çok katılmıyorum bu yargıya...
Suç, her ülkede... Hayatın her alanında vardır...
Ne o ülkeyi kirletir, ne de o alanları...
Önemli olan suça karşı hukuku örgütleyip ceza mekanizmalarını harekete geçirmektir...
O nedenle işte... İtalya temiz bir ülkedir!
Şimdi oradan kendimize bakalım mı?
agokce@milliyet.com.tr
|
|
|

|