|
 |
|
|
SEYİR DEFTERİ
Mutlu Kambur
Antakya Müzesi'nde "Mutlu Kambur" adıyla bilinen bir Roma mozaiğinin önündeyim. Siyah çerçevenin içinden esmer bir delikanlı bakıyor. Bakışlarımı kamburdan ayıramıyorum
NEDİM GÜRSEL
Kendimden başka eksiğim yok" diye yazmıştı Kafka günlüğüne. Berlin'de oturan nişanlısı Felice'ye gönderdiği bir mektupta da kendini benzer biçimde tanımlıyordu yanlış anımsamıyorsam. Belki veremliydi ama sırım gibi incecik, kara kuru bir adamdı. Kamburu ciğerinde, hatta zihnindeydi, sırtında falan değil.
Antakya Müzesi'nde "Mutlu Kambur" adıyla bilinen bir Roma mozaiğinin önündeyim. Siyah çerçevenin içinden esmer bir delikanlı bakıyor. Tuhaf bir biçimde Kafka'ya benziyor, alnını örten kirpi saçları, uzun burnu, kara, kapkara gözleriyle. Bakışlarımı kamburdan ayıramıyorum.
Sağa doğru hamle yapan bir cüce bu. Erkeklik organıyla hayaları da, gövdesine göre oldukça büyük. Ellerinde çatal uçlu sopalar var, ayaklarıysa beyaz zeminin üzerinde kuş kadar hafif. Kambur yürümüyor, uçuyor sanki. Belki bu nedenle mutlu.
Belki de, sağ omzunu boydan boya örten kamburu değil de, çocuğu olamayacağına, bir insana hayat veremeyeceğine göre yalnızca zevk aracı olarak kullandığı erkekliğini önemsediğinden, onu şu ölümlü dünyada tek varlık nedeni saydığından böylesine uçarı, bu denli kayıtsız bir hali var.
Sizifos'un yazgısı
Gerçekte bu abartılı fallusun eski Roma inancında başka bir işlevi olduğunu biliyorum. Mozaiği yapan usta nazar değmesin, kemgözü sahibine geri çevirsin diye yapmış onu, bakıra çalan mozaik parçalarıyla özene bezene süslemiş. Ve siyah harflerle "KAI CY" diye yazmış yukarıya. Yani "Size de" demek istiyor. Kötülüğümü diliyorsan al benden de o kadar. Amacın iyilikse benim de öyle.
İster istemez Sizifos'un yazgısı düşüyor aklıma. Tanrılar Sizifos'u yeryüzünün en korkunç cezasına çarptırmak istemiş, düşünüp taşındıktan sonra şu yargıda birleşmişlerdi: Kocaman bir kaya parçasını bin bir güçlükle sırtlayarak dağın tepesine çıkaracaktı Sizifos.
Nice uğraştan, büyük emeklerden sonra kayasıyla birlikte ulaşabildiği tepeye henüz varmışken, daha terini bile silmeye vakit bulamadan, kocaman kaya gerisin geriye yuvarlanacak, Sizifos aynı çabayı gösterip kayayı yeniden tepeye çıkarmak için ovaya inecekti. Ve bu durum sonsuza kadar böyle sürüp gidecek, Sizifos amacına hiç bir zaman ulaşamadan, her defasında aynı umutsuz çabayı göstermek zorunda kalacaktı. Buyruk kesindi. Anlamsız bir uğraşa, bir kısırdöngüyü sonsuza dek yaşamaya yargılanmıştı. Bu kısırdöngü, tanrıların sırtına yükledikleri bu kocaman kaya, alınyazısıydı onun.
Uykusunda bile çapkındı
Albert Camus çağımızın en ilginç felsefe yapıtlarından biri olan "Sizifos Efsanesi"nde ele aldığı "absurde" (saçma) kavramını, yukarda kısaca özetlediğim Sizifos'un alınyazısı çerçevesinde temellendirir. Ama yapıtın sonunda "Sizifos'u mutlu saymalıyız" demekten de kendisini alamaz.
Antakya Müzesi'ndeki kambur da mutlu bir bakıma. Yalnızca sırtında kocaman bir yük taşımıyor çünkü, o yük gövdesinin bir başka yerinde mutluluk çubuğuna dönüşüyor. Hem nazardan koruyor haneyi hem şair Nedim'in deyimiyle bizleri, şu ölümlü dünyada gününü gün etmeye bakanları "hayattan kâm almaya" çağırıyor.
Oysa biliyorsunuz ilk kez bu bölgede yayılmaya başlayan Hıristiyanlık "Mutlu Kambur"un hedonist anlayışına karşı, onunla çatışarak, çarpışarak gelişti. İnsanı kendi gövdesine yabancılaştırdı önce, sonra ruhla bedeni birbirinden ayırdı.
Aziz Pierre'in huzurunda, Hıristiyanlığın ilk kilisesi olarak bilinen, sırtını dağın yamacına dayamış, duvarlarından su sızan bir mağaradaydım. Vatikan'ın kutsal saydığı bu yerde dünyanın öbür ucundan gelen hacılar tütsü yakıp ayin yapıyor, hep birlikte dua ediyorlardı. Sonra Samandağ yolunda, eski bir manastırın yıkıntıları arasında Aziz Simon Stilit'in sütununu gördüm.
O, Aziz Pierre gibi dinsel bir kurum inşa etmemiş, ömrünü bir sütunun tepesinde dünya nimetlerinden yoksun kalarak geçirmişti. Aç kalmış ama naçar kalmamıştı. Tanrı'ya inancı tamdı çünkü, oysa Antakya Müzesi'nde gördüklerim bu yörede Hıristiyanlıktan önce başka insanların da yaşadığını, onların çok tanrılı inançlarında dünya zevklerinden vazgeçmeye hiç mi hiç yanaşmadıklarını kanıtlıyordu.
Dionizos sarhoştu yine. Ancak yakın dostu bir satirin, ormanda peri kovalamaktan yorgun düşmüş yarı keçi yarı insan bir satirin yardımıyla ayakta durabiliyordu. Tanrının sağ elinde tuttuğu kupadan dökülen şarabı bir panter yavrusu yalıyordu. Eros gölgeye sereserpe uzanmış uyuyordu yine. Çıplaktı ve uykusunda bile çapkındı.
Mavi giysili genç kız Eros'un oklarını çalmak üzere sessizce ona doğru yaklaşıyordu. Evet, oklar atıldığında, bir başka deyişle genç kız kıvırcık saçlı güzel adama abayı yaktığında ten hazdan kıvranacak, aşk tüm güzelliği ve gerçekliğiyle yaşanacaktı.
Antik dünya mozaiklerde kalmıştı ne yazık ki, İsa'nın günahlarımızı bağışlatmak için çarmıha gerildiği inancı ilk kez Antakya'da vaaz vermeye bağlayan Aziz Pavlos'un sözleriyle insanları başka bir yaşam tarzına, ruh ve bedeni birbirinden ayırırken yalnızca ruhu yücelten bir dine yöneltmişti.
|
|
|

|