Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 04 Ağustos 2006 / Cuma  
   Milliyet Online    Blog    Emlak    Arabam    İnsan Kaynakları    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    Mobil 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
  Otomobil

Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Nefes nefese...


Maalesef yıllar çok çabuk geçiyor ve ölüm yazılarım çoğalıyor.
Ne yazık.
Ölüm karşısındaki çaresizlik belki de.
Bu duygu yitip giden zaman içinde kendini daha çok hissettiriyor. Aklının ucundan bile geçmeyen ölüm, bir bakıyorsun, daha çok karşına çıkmaya başlamış...
Ve ister istemez düşünüyorsun, göç hazırlığını...
Ölümlerin arkasından yazmayı sevmiyorum. Yaşarken yazmak daha anlamlı. Bizde genellikle tersi oluyor, yazılar daha çok öldükten sonra geliyor.
Yılmaz Çetiner öldü.
Meslek büyüğümüz.
Gazetecilik anılarını topladığı son kitabı güzeldi. Adını da sevmiştim:
"Nefes Nefese Bir Ömür."
Gerçek gazetecinin hayatı nefes nefesedir. Zamanla yarış halinde geçer çünkü. Bu yüzden gazeteci, huzursuz ve huysuz bir yaratıktır. Bir tarafında bir şey varmış gibi kıpır kıpırdır. Yerinde rahat oturamaz gazeteci milleti.
Haberciyse de, yazarsa da, yöneticiyse de öyledir, yazı işlerinde, mutfakta çalışıyorsa da öyledir, hiç değişmez.
Sürekli haber ve röportaj peşinde koşmak, yazılarını etkili ve ilginç tutmaya çalışmak, elindeki malzemeyi çarpıcı biçimde vitrinleyip yansıtmak...
Üstelik bütün bunları hep zaman sınırlamasıyla, belli bir saate kadar yetiştirmek kaygısıyla yapmak gazeteci milletini helak eder.
Ama bu heyecan, bu zamanla yarış, gazetecinin bir kez kanına girdi mi kurtuluşu yoktur. Çünkü bununla beslenir. Bu heyecan hiç dinmesin, yarış hiç bitmesin ister. Onun için sürekli koşturur. Hayatın anlamını yitirmekten korkar çünkü... Onun için nefese nefese yaşar.
Yılmaz Çetiner de öyleydi.
Kitap isimlerinde de anlaşılıyor, hiç yerinde duramamış.
Gitmiş Arnavutluk'u yazmış, kitaplaştırmış. Oradan Çin'e savrulmuş, "Mao'ya Tapanlar" çıkmış. Osmanlı coğrafyasında dolaşmış, "Şu Bizim Rumeli"yi yazmış. Karadeniz'e gitmiş, çayın öyküsüne "Bir Yudum Çay İçin" adını koymuş kitabına. Rusya Seferi'yle kuzey komşumuzu kitaplaştırmış...
Tempo ve heyecan!
Haberini sürekli manşette görmek istersin. Ses getirsin, duyulsun diye yaparsın haberini. Yazın etkili olsun diye didişirsin kendi kendinle. Başlıkları en iyi çıkarmak, gazetene en güzel vitrini kazandırmak için kıvranırsın.
Sonrası güzeldir çünkü.
Haberini manşette görünce bulutların üstünde dolaşırsın. Kendi yazını gözlerden uzak birkaç kez okuduğun olur, bazen amma oturtmuşum diye...
Sayfaları iyi çizmişsen, sevgiliye bakar gibi bakarsın. Yazı müdürü, umum neşriyat müdürüysen, bir köşeye çekilir, sayfalar arasında keyifle dolaşırsın, bir daha, bir daha...
Bu hiç bitmez.
Çünkü bu tempo, bu heyecan, bu kavga yaşatır gerçek gazeteciyi. Ama aynı zamanda helak eder. Öyle böyle değil, fena halde yıpratır.
Çünkü nankördür bu meslek.
Gazetecinin zaferleri, kahramanlıkları günü birlik olduğu için nankördür. Bir gün öncesi maalesef çabuk unutulur. Çünkü her sabah yeni bir dünya kurulur gazete mutfaklarında...
Nefes nefese yaşadığın günlerin gecesinde, bir anı, başıbozuk yakalayıp gevşemek istersin. Bu yüzden gazeteci milletinin kendine özgü bir bohemi vardır, cigarasıyla, içkisiyle ve 'mesleki zaferler'den (çünkü her gazetecinin mutlaka vardır) oluşan geyiğiyle...
Genellikle bu hayat tarzını da mesleğinin bir uzantısı sayar gazeteci...
Gazeteci milletinin bir başka değerli ferdi Halit Çapın'ı ve ölümünden sonra hakkında yazılanları okuyup düşünürken, gerçek gazeteciliğin yıpratıcılığından da beslenen o bohem bir kez gözümün önünden geçti gitti.
Yılmaz Çetiner'le en son, "Nefes Nefese Bir Ömür" yayımlandıktan sonra telefonda konuşmuştuk. O benim Cumhuriyet kitabımdan söz etmiş, kendi kitabının Cumhuriyet'le ilgili bölümlerini mutlaka okumamı istemiş, ben de onun kitabını ne kadar sevdiğimi söylemiş, "İyi ki yazdın!" demiştim.
Güler yüzlü, tatlı dilli, hoş sohbet bir insandı. Çeyrek yüzyıl önce Ankara'dan İstanbul'a, Cumhuriyet'e gelince rahmetli ağabeyimiz Feyyaz Tokar aracılığıyla tanışmıştık.
Benimle hep gazetecilik konuşmayı severdi. Özellikle Cumhuriyet gazetesiyle ilgili telkin ve tavsiyeleri ilginç olurdu.
Nefes nefese geçen 58 yıl.
Ne güzel.
Geçenlerde yine yazmıştım. 93 yaşındaki bir İngiliz gazeteciye, neden hâlâ her sabah ilk iş bilgisayarını açtığını sormuşlar. O da bir şiirle yanıt vermiş:

"Uyan evlat,
yolculuk bitince,
bol zamanın olacak
uyumak için..."

Rahat uyu sevgili Yılmaz Çetiner; sen de fazlasıyla koşturdun bu uzun, güzel yolculukta...

h.cemal@milliyet.com.tr








Taha AKYOL
Castro, sosyalizm, liberalizm
KÜBA lideri Fidel Castro geçirdiği ameliyat s...
Çetin ALTAN
Meteorolojik ısı 40, politik ısı 100, ömürsel ısı ölçüm dışı
Hiçbir politik gözdağıyla frenlenemeyen acıma...
Hasan CEMAL
Nefes nefese...
Maalesef yıllar çok çabuk geçiyor ve ölüm yaz...
Güneri CIVAOĞLU
124'ün sırrı...
Diskodaki müzik ritmiyle, zikir ayinleri aynı...
Abbas GÜÇLÜ
OKS'de son gün ve kontenjanlar hâlâ boş
OKS sonuçlarına göre öğrenci alan anadolu lis...
Metin MÜNİR
Türk'ün fındıkla imtihanı
Türkiye fındığın OPEC'idir.
Faik ÖZTRAK
Yüzde 4'lük enflasyon hedefi gerçekçiliğini yitiriyor
Temmuz ayında Tüketici Fiyatları Endeksi (TÜF...
Hasan PULUR
Gürültü ve tahmin...
AZ kaldı fena şişiyorduk...
Derya SAZAK
Şahinlik
Askeri Şûra toplantısı başlamadan Genelkurmay...
Meral TAMER
Tabipler Birliği'nden Sağlık Bakanı'na kritik sorular
Sağlık Bakanı Prof. Dr. Recep Akdağ'ın, sağlı...
Ece TEMELKURAN
Herkesin bir derdi var durur içerisinde!
O gün hep saçlarından söz edilmişti, o gün on...
Güngör URAS
Tarihi Merinos yandı, bitti, kül oldu!
Bursa'daki tarihi Merinos Kumaş Fabrikası'nda...

© 2006 Milliyet