|
 |
|
|
Herkesin bir derdi var durur içerisinde!
O gün hep saçlarından söz edilmişti, o gün onun saçları ne güzeldi. Güneş de ona göre mi tutturmuştu açısını, kızıl ve sarı telleri ayrı ayrı tarıyordu ışık.
Beyaz bir ceket giymişti, bembeyaz bir ışık gibi oturuyordu. Ben tam karşısında, yine hicranlı, sıkıntılı bir hikâye anlatıyordum. Kardelenler projesinin toplantısıydı, "Bu kızlar bu koşullara rağmen okuyacak da sonra kendilerine kıymet bilmez bir adam bulularsa kendilerini eksiltecekler" diye dertleniyordum.
"Sadece o kızlar mı?" diyordum sonra, "Hepimiz eksiltmiyor muyuz?" vesaire vesaire bir keder içinde sorup sorup duruyordum. Bitti sonra toplantı. Yanıma geldi. Pek de tanışık değildik doğrusu. Tuttu iki omuzumdan, şefkatle sarstı ve şöyle dedi:
"Bu kadar yıpratma kendini. Bu kadar yorulma. Hasta olursun sonra."
Sonra devam etti:
"Bak bana. Senin gibi içime atsaydım şimdiye... O-hoo!"
Güldü sonra. Bir "abla" tatlılığıyla güldü.
Sanırım o gün, beyninde namussuz bir tümörün büyümekte olduğunu bilmiyordu henüz. Tam bir hafta sonra, o ışıklı saçlarında altında tanrının cezası bir derdin büyümekte olduğu öğrenildi. Ben iyi değilimdir hastalık, hastane, ölüm konularında. Mecbur kalınca çok soğukkanlı olurum belki ama bir türlü gitmek istemem, görmek istemem.
Küçük yaşta büyük hastalık geçirmenin içime yerleştirdiği bir korkudur, hastaneye gittiğimde öleceğimi sanırım, herkesin öleceğini sanırım. Ölü görürsem bir daha dirisini hatırlayamayacağımı, sevdiğim insanların bendeki suretinin bozulacağını.
Cenaze acelesi
Hem siz cenazelerin nasıl gömüldüğünü gördünüz mü? Müthiş bir aceleyle gömülür gidenler bu memlekette. İnsan hatıralarıyla bile vedalaşamadan toz duman olur ortalık.
Öyle tuhaf bir aceledir ki bu, paramparça olursunuz. Ölümün bir sessizliği, sükûnetli bir saygıyı gerektirdiğini hissediyorsanız hele, bu gürültünün bu apar topar gömme çabasının ortasında yalnız başına bir çocuk gibi kalırsınız.
Bunları görmeye dayanamıyorum ben işte. Bu yüzden ne Duygu'nun sarı güllerle ve sağlam kadınlarla çevrili cenazesine ne Reha Mağden'in "Dostların arasındayız" şarkısı gibi güzel ve kederli geçen törenine katılamadım.
İkisinin de hastalığına gidemedim ve bu konuda "köşe yazarlığı yapmak" da tuhaf geldi. Yazı her şeyi halletmez çünkü, biliyorum. Ve şimdi müthiş suçlu ve kötü hissediyorum kendimi. Ölümü bana, bize bu kadar yabancılaştıran, hayatın bir parçası olan o kederli günü hayatın dışında tutan eğitimimize de kızıyorum bir yandan da.
Cenaze törenlerine, Reha'nın eriyip gidişine, ışığın taradığı o saçların Duygu'yu terk edişine...
Benim başım sağ olmasın!
Ölüme kızıyorum elbette. Önce hep iyileri alıp götüren o karanlık... Bize en lazım olanları... Ne Reha'nın yazdığım ilk köşe yazısını Yeni Binyıl gazetesine koyarken gece yarısı beni heyecanlı arayışı ne Duygu'nun omuzlarımdan tutup "Bak bana" deyişi gidiyor aklımdan.
12 yaşımda, bir gün annemin eve getirdiği o pembe kapaklı "Kadının Adı Yok" kitabını, meraklı bir taze olarak karıştırışım, gözlerimin açık kalışı çıkmadıkça aklımdan Duygu da çıkmayacak.
Ben bu gazete sayfalarında yürüyüp durdukça Reha'nın telefondaki rakılı sesi kulağımdan hiç gitmeyecek.
İkinizi de yaşamıyorken görmeye dayanamazdım. Gelemedim, ikinizden de özür dilerim. Hiç merak etmeyin, nefesiniz bende de sürecek...
ecetem@hotmail.com
|
|
|

|