|
 |
|
|
Tek gerçek
Yılmaz Abi de (Çetiner) görünmez oldu. Metin Toker'in, Abdi İpekçi'nin, Ecvet Güresin'in, Çetin Emeç'in coğrafyasına, dün Bebek Camii'nden yelken açtı. Bebek Camii'nden izlenimlerime....
Onun seveceği bir manşet atayım: "Başı açık olanların sayısı, örtülü olanların en az 10 katıydı..."
Oysa... Bebek, Teşvikiye, Levent camilerinde, "veda"ya gelen sosyoekonomik grup da, genelde başlarını -Hermes, Chanel eşarplarla- örterdi.
.........................
Bu kez tek tük birkaç örtülünün dışında saçlar açıktı.
Türkiye'den değişen manzaralara "tepki", hatta "protesto" mu?
Bilemiyorum.
Yılmaz Abi eğer bizi görüyor idiyse herhalde gazetecilik damarı "bunun nedenini araştırmak ve bulmak için" kabarmış olmalıdır.
Bizim meslekte herkesin "abileri" vardır.
Yılmaz Çetiner de onlardan biriydi.
İlk genel yayın yönetmeni oluşumda onun parmak izleri vardır.
Fransa'dan dönmüş, çok genç yaşta yazı işleri müdürü olmuştum.
Çetiner de bana, "Genel yayın yönetmeni olmak için illa tohuma mı kaçmak gerekir? Bir an önce bu gazetenin başına geçmelisin" derdi.
O sırada çalıştığım gazetenin patronuna da ipek şal gibi Boğaz gecelerinde "Güneri'yi getir şu gazetenin başına" diye telkinde bulunduğunu söylerdi.
Dediği olmuştu. Daha 30'lu ilk yaşlarda omuzlarıma bu ağır yük bırakılmıştı.
Öneriyi, "Acaba yapabilir miyim?" diye tereddütle karşıladığımda, Erol Dallı ve Oktay Ekşi'yle o dönem gazetecilerinin uğrak yeri olan Park Otel'in terasında oturup durum değerlendirmesi yapmıştık.
İkisi de "Korkma yürü... Ankara'dan gelmiş olman handikap değil, senin artındır" demişlerdi.
.........................
O zamanlar Bedii Faik, Abdi İpekçi, Feyyaz Tokar, Yılmaz Çetiner merkezli sohbet dairesi, davetlerde ayrı bir odaktı. Keyifli geceler geçirdik.
Ağızlarından bal damlardı.
Yılmaz Abi'nin sohbetleri gibi yazıları da kelime yerine sanki Hacıbekir lokum dizileriydi.
.........................
En iyi cins tiril tiril İngiliz kumaşından iyi dikilmiş kostümleri... Göğsünde lacivert ibrişimle "Y.Ç" inisyalleri yazılı kırık beyaz manşetli ipek gömlekleri... İpek kravatları... Pırıl pırıl cilalı, bağlı Church pabuçları... İskoç ipliğinden dokunmuş, kostümüyle aynı renk merserize çoraplarıyla... Gönlünün ötesinde giysileri de şıktı.
........................
30'unda İstanbul'a gelmiş gazeteciyim.
Babıâli'yi, anı kitaplarının yanı sıra, ikisine de abi dediğim Yılmaz Çetiner ve Feyyaz Tokar'dan öğrendiğimi söyleyebilirim.
İki kız kardeşle evlenmiş iki gazeteciydiler.
Harika anılar dinlemişimdir.
İnsan sarrafıydılar. Altın yürekliydiler.
Bizim meslek dışarıdan göründüğü gibi değildir. Ne "vıdı vıdı koridorları" vardır, yaşamadıkça anlaşılmaz.
"Gazetecinin gazeteciye eti tatlıdır" derlerdi ve kahkahayı patlatırlardı.
Danışman psikolog gibiydiler.
Hem deneyimleri, hem sır vermeyişleriyle güvenilir dostlardı.
.........................
Son kez Milliyet'in yıldönümünde ikimize de rozetler takıldı.
Benim 10. yılım dolmuştu, onun Milliyet'te 30. yılı...
Tekerlekli iskemlesi ve özel solunum cihazıyla hastaneden o özel gün nedeniyle gelmişti. Nasıl da mutluydu.
.........................
İnsanoğlu, ölüme, yakın çevresi tek tek eksildikçe alışırmış.
Bilinçaltıyla "aynı sona" psikolojik olarak cami avlularında hazırlanırmış.
Bu temmuz ve ağustos gene öyle oldu.
Sevgili Ergil Tezerdi, Duygu Asena, Yılmaz Abi ve nice ortak anılarımız olan Cem Şaşmaz kardeşim... Art arda "görünmez" oldular.
Ne kâğıt, ne mürekkep... Ne güneşin doğuşu, ne gurup vakti ve şarap rengine kestiği deniz, ne mavi gök, ne rakı... Ne aile, ne dost...
Yalnız doğduk. Giderken de yalnızız...
Acı ama yalın tek gerçek bu.
g.civaoglu@milliyet.com.tr
|
|
|

|