|
"Bir dalda iki ceviz, aramız derya deniz"
Kilisenin papazı, kilisenin arka bahçesindeki bir ağaçtan kayısı toplayan zangoca bağırıyormuş:
- Bizim mahzendeki şarapları bu kadar hızlı kim bitiriyor?
Zangoç, elini kulağının arkasına koymuş:
- Ne söylediğiniz duyulmuyor peder, diyormuş.
- Mahzendeki şarapları, diyorum; bu kadar hızlı kim bitiriyor?
Zangoç yine aynı yanıtı veriyormuş:
- Ne söylediğiniz duyulmuyor...
***
Papazla zangoç arasında küçük bir tartışma çıkmış:
- Ne söylendiği o mesafeden hiç duyulmaz olur mu?
- İnanın duyulmuyor, gelin isterseniz yer değiştirip öyle deneyelim.
***
Papazla zangoç yer değiştirmişler. Bu kez zangoç bağırmaya başlamış:
- Her gece baş rahibeyi, birlikte dua etmek için odasına kim çağırıyor?
- Papaz:
- Haklıymışsın, demiş; gerçekten duyulmuyor...
***
Ressam İbrahim Çallı, sağ olsaydı da, kendisine anlatsalardı bu fıkrayı acaba ne derdi?
Sanırım şöyle derdi:
- Kilisenin papazı da, zangocu da epey acemiymişler. Acemi olmasalar, karşılıklı sordukları sorulara hemen şu yanıtı verirlerdi:
"- Böyle bir soru, İsa dinine ihanettir.
Ve de sanırım eklerdi:
- Başbakan Tayyip Bey'in, gazetecilerin hoşuna gitmeyen sorularına ne yanıt verdiğini görmediniz mi:
"- Böyle bir soru sormak, vatana ihanettir.
***
Özenilecek bir yeteneği olmadığı için, sevgilisi tarafından terk edilmiş bir balık; yüreğini kavuran acıya dayanamadığı için, intihar etmeye karar vermiş ve boynuna hava kabarcıklarından bir halka geçirerek, suyun dışına fırlatmış kendisini.
***
Bu fıkra kendilerini 21. yüzyılın dışına fırlatıyorlarmış gibi görünen, ak sarıklı kara sakallı "şiddet eylemcisi" Şark politikacılarını kimseye çağrıştırmasın.
Çünkü onlar kendilerini yeni bir çağın dışına fırlatmıyorlar; tam tersine, tüm insanlığın asıl öldükten sonra mutlu olabilmesi için, 21. yüzyılı da kendi denetimlerinin altına almak istiyorlar.
Daha kutsal bir çaba olabilir mi yani?
***
Adamın biri, müebbet hapse mahkûm olmuştu. Küçücük hücresinde yapayalnız oturup duruyordu. Kendisini, arada bir görmeye gelecek kimseciği de yoktu. Yeryüzündeki en yalnız, en mutsuz insan olduğunu düşünüyordu.
İlk 5 yıl sık sık intiharı geçirdi aklından. Sonunda gardiyanlarla bile konuşmaktan vazgeçerek, tam bir yokluğa gömdü kendisini. Sanki artık yatıp kalkan yırtık bir paçavradan ibaretti.
***
Ama bir gün bir karınca girdi pencereden hücresine ve uyandığında yastığının üstünde gördü o karıncayı.
Ertesi sabah karınca yine hücresindeydi; daha ertesi sabah da öyle, daha ertesi sabah da öyle...
Başladı karıncayı incelemeye ve ona ekmek kırıntıları vermeye; sonra da eline alıp kendisiyle konuşmayı denedi.
***
Bir ay sonunda tuhaf bir dostluk başlamıştı karıncayla müebbete mahkûm yalnız adam arasında.
Karıncaya hayatını anlatıyor, onu parmağının ucuyla okşuyor, onunla birlikte uyuyordu.
***
Yıllar geçip gitti böyle... Karınca da, sevildiğinden o kadar mutluydu ki, bir sabah parmaklıklar arasından süzülen ışıkların ortasında, sevinçten zıplamaya başladı.
***
Mahkûm da, bu gösteriden müthiş sevinmişti. Karıncasını alıp hafifçe okşamış ve onu biraz daha yüksekçe zıplaması için, talim ettirmeye karar vermişti.
Karınca, biraz daha yüksek, biraz daha yüksek, derken; muhteşem zıplamalar yapmayı öğrendi.
***
Aradan 10 yıl daha geçti. Müebbet hapis mahkûmunun özel karıncası, tam bir sirk yıldızı sayılacak düzeyde, olağanüstü numaralar yapıyordu.
Karınca da adama, soğukla sıcağa karşı dayanma yöntemleriyle, her türlü zorluğun üstesinden gelme çarelerini öğretiyordu.
Aralarındaki dostluk sayesinde, adam unutup gitmişti cezaevinde olduğunu bile...
***
Ve bir gün hücrenin kapısı açılıverdi, genel bir af ilan edilmişti.
Bizim mahkûm, kulaklarına inanamadı ve tek varlığı olan karıncasıyla birlikte çıktı cezaevinden.
Karıncaya:
- Bak göreceksin, diyordu; dünyayı keşfe çıkacağız ve tüm hayatımız çok daha muhteşem olacak.
***
Cezaevinin yanında bir birahane vardı. Eski mahkûm, özgürlüğünün ilk hamlesi olarak hemen oraya girdi, bara oturdu, bir bira söyledi; karıncasını da yanına, barın üstüne koydu.
Birilerine başından geçenleri ve karıncasının marifetlerini anlatmak için yanıp tutuşuyordu adeta.
Barmeni çağırdı, parmağıyla bira bardağının yanındaki karıncasını gösterdi, gözleri dolu dolu:
- Şu karıncayı görüyor musunuz, dedi...
Barmen birden eğildi:
- Affedersiniz beyim, dedi; nereden gelmiş buraya da bu karınca?
Ve başparmağıyla eziverdi karıncayı...
***
"Onlar-biz" ayrımının içine yüzyıllar boyu hapsedilmiş bir Türkiye...
Birden bir mutluluk ışığı, Avrupa Birliği adaylığı...
Derken Kıbrıs sorununun, o ışıklı hayali de ezmek için uzanıveren başparmağı...
***
Borazan Tevfik'e sormuşlar:
- Bir ömür boyu bir türlü parlamentoya girememiş olan bir siyasal parti lideri, sence neye benziyor?
Borazan Tevfik:
- Koskoca bir dağın, demiş; içinden geçecek bir tüneli bulunmadığı için, sürekli çevresinden dolaşarak gidip gelen küçük bir banliyö katarına...
***
Metin Eloğlu'ndan bir şiirle bitirelim yazıyı:
Xavier Gugat
Amma da yaptın şıllık kız,
Dağlıysak, insan değil miyiz yani?
Davarları sattık; vurduk üç bini,
Öküzleri sattık; vurduk beş bini,
Bu parayı mezara mı götüreceğiz?
Hele gel, seni vizon pöstekilere saram;
Koluma takıp, Kervansaray'a gidem;
Sana Chet-Noir'lar alam mı;
Koklayanın burnu düşsün.
Joze İturbi'den, Xavier Gugat'dan
Sana plak alam mı?
O çalsın, sen tepinedur.
Seni eşek sütünden banyolara yatırıp,
Cemalini binliklerle yakam mı?
Naylon'una ne verem?
c.altan@prizma.net.tr
|
|