|
 |
|
|
Lâle Devri çocukları...
Benim Gözlüğümden / Nihat Demirkol
Sarayın kapısından, üç öküz arabasının kulaklar tırmalayıcı gıcırtılarla çıktığı görüldü. Önde, Bostancıbaşı, sakin ve müteessir adımlarla yürüyor; içlerinde İbrahim Paşa'nın, Kaymak Mustafa Paşa'nın ve Kethuda'nın sapsarı, boyunları sıkılmış, mosmor cesetleri boylu boyunca yatıyordu. Ayasofya Vaizi İspirizade, asilerin padişahı da istemediklerini söyledi. Üçüncü Ahmed, sapsarı kesildi; "Peki, bunu bana daha evvel niçin söylemediniz?" dedi. Hayatı ve çocukları muhafaza olunmak şartıyla, saltanatı terke razı olduğunu söyledi... Gece saat dörde gelmişti... Sarayın yaldızlı ve çinilerle süslü loş odalarında derin bir sessizlik hüküm sürüyordu. Sultan, Şehzade Mahmud'u mabeyn kapısına getirtti. Saray erkânı karşısında alnından öptü; saltanatı kendisine teslim etti. Gözleri dolu, kalbi kanayarak; dar koridorlardan, şehzadeler dairesinin basık ve karanlık odalarına doğru yürüdü. O gece, hem cülus hem de biat merasimi yapıldı...
***
Avusturya ve Venedik ile 1718'de imzalanan Pasarofça Antlaşması, Osmanlı'nın önemli sayfalarından birini çevirir... Bu tarihle 1730'daki Patrona Halil İsyanı arasında yaşanan döneme "Lâle Devri" adını Yahya Kemal takmış ve bu isim, tarihçi Ahmet Refik Altıntay'ın dönemi inceleyen yapıtına aynı adı vermesiyle tarih literatürüne de yerleşmiştir. Düzenli diplomatik ilişkilerden "mahbub" isimli lâleye, Sadabad eğlencelerinden helva sohbetlerine, icadından yaklaşık üç asır sonra da olsa ilk matbaaya, itfaiye teşkilatına, nihayet Aristoteles çevirilerinden ilk sanayi heveslerine kadar pek çok şeyin tomurcuklandığı bu devrin asıl mimarı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'ydı. Ancak 1730 yılının Eylül ayına gelindiğinde III. Ahmed, Patrona Halil İsyanı'nı bastırabilmek için, Vezir-i Azam'ın kellesini vermek zorunda kaldı. Ama bu ödün bile "hal"ini engelleyemedi ve tahta I. Mahmud çıktı. Bütün isteklerini elde eden isyancılar bununla da yetinmediler. İstanbul'u yağmalamaya başladılar. Bir hafta sonra, on iki yıl içinde binlerce altın liraya yaptırılan kasır ve köşklerden, dünyaya ün salan lâle bahçelerinden geriye yalnızca yıkıntılar kalmıştı. Bu arada, Lâle Devri'ni mısralarıyla süsleyen Şair Nedim de, isyan sırasında kaçmak isterken damdan düşerek öldü...
***
Lâle Devri ve Patrona Halil İsyanı, bazıları için "Yeni fırıldaklar, yeni isyanlar, yeni paylaşımlar ve yeni mevkiler" demekti. Hakim duygular menfaat ve kısmen de intikamdı... Kuralsızlık, sistemsizlik, toplumsal isteri, anonim çılgınlık, hatta zulüm gücünün el değiştirmesiydi. Oysa yaşama zevki, biraz da tüketim zevkidir. Daha iyi yaşamayı hakettiğine inanmakla başlar! Onun için Lâle Devri'ni yaşamış olmak ayıp değildir. Aksine davranmak, daha iyi yaşama tutku ve arayışından kopmuş olma anlamına gelir. Lâle Devri'ni "Osmanlı Rönesansı" olarak tanımlayanlar da olmuştur, "Sosyal yönü ihmal edilen hiçbir yapılanma başarıya ulaşamazdı" diyenler de...
İbn Haldun ise, çok daha öncelerden benzer değişimlerin içindeki çelişkileri gündeme getirir: "İmparatorluklar, zevale doğru, eski canlılıklarını, savaş güçlerini yitirirler, güzel sanatlara, zevk ve eğlencelere düşkünlükleri artar. Toplumda ve beğenilerde bir arınmışlık, duygularda bir incelik başlar. Grup olurken, güneş eski gücünü, kızgınlığını yitirir. Gündüzün canlılığı ve neş'esinin yerini, akşamın hüznü alır; ama ufuklar da, günün o saatinde tarif edilmez güzellikteki renklerle boyanır. Devletler ve toplumlar da öyledir. Son'a doğru, incelir ve renklenirler..."
***
Bu topraklar, tarihinin incelikten en uzak dönemini yaşarken, laçka olmuş mânâsız bir de şarkı var biliyorsunuz: "Çok geç kalmışız canım/Vakit bu vakit değil.../Lâle Devri çocuklarıyız biz/Zamanımız geçmiş..." İnsanın "Haydi canım sen de" diyesi geliyor. Ve çelişkiye bakınız ki, "Sona doğru, incelip ve renklendiğimiz" filân da yok. Acaba sonlarda değil miyiz?
ege@milliyet.com.tr
|
|
|

|