Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 09 Ağustos 2006 / Çarşamba  
   Milliyet Online    Blog    Emlak    Arabam    İnsan Kaynakları    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    Mobil 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
  Otomobil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Bu çocukları ne yapalım? Denize mi atalım?

Neden olmasın? Madem bu çocuklar karada çetelerin eline düşüyor... AB Sosyal Riskleri Azaltma Fonu'nu desteklediği Deniz Çocukları Projesi, "Çözüm açık denizde olabilir" diyor


tubakyol@yahoo.com

Adam bir eliyle caddede yürüyen küçük bir çocuğun kolunu yakalamış, diğer eliyle de çocuğun kulağına yapışmış. Önde yürüyen kadın dönmüş: "Ne oluyor?" Arkadaşım o kadının da önündeymiş, o da dönmüş: "Ne oluyor?"
Çocuk, kadının çantasından cüzdanını yürütmeye çalışıyormuş. Adam da durumu fark etmiş, müdahale etmiş.
Kadın sinirlenmiş: "Küçücük çocuğa saldırmaya utanmıyor musun?"
Adam şaşırmış: "Cüzdanınızı çalıyordu diyorum han'fendi."
Kadın çocuğu kendine doğru çekmiş: "İyi misin?"
Sonra ne olmuş, kim bilir? Arkadaşım yürüyüp kendi yoluna gitmiş. "Çocuk çok sevimliydi" dedi, "Kocaman gözleri vardı. Kadına yanaşıp, ağlamaya başladı."
İhtimal kadın kocaman gözlü çocuğa biraz para vermiş, belki onu bir yere oturtup yedirip içirmiş, "Söz ver bakiyim, bir daha hırsızlık yapmak yok" diye tembihlemiştir.
Atıyorum tabii ama mümkündür yani.
Ve şu da mümkündür: Bir çocuğa iyi davranmış olmanın gönül rahatlığıyla evine dönmek için otobüse, dolmuşa binerken...
A aa? Cüzdanı... Cüzdanı nerede?
Cüzdanı yok!

Güzel gözlü çocuk evleniyor
Atıyorum ya, hikaye şöyle devam etsin mesela: Cüzdanını kaptıran kadın kocaman gözlü çocuğa yıllar sonra bir sabah okuduğu gazetede rastlasın.
Çocuk artık büyümüş -"büyümüş" dediğim, 14 yaşında. Swissotel'de 300 kişilik bir düğünle evlenmeye hazırlanmakta. Kendisi gibi kapkaççı küçük bir kızla!
Fakat işte polis, tam da "mutlu çocuk-çift" fotoğraf stüdyosunda mutluluklarını ölümsüzleştirmek üzereyken bir baskın yapıp ikisini de yakalamış.
Hikaye bu ya, bizim hikayedeki kadının kocaman gözlü kapkaççı çocuğu, hepimizin gazetelerden tanıdığı kapkaçcı damat İbrahim G.'ymiş yani. Mesela dedik ya...
Böyle bir durumda cüzdanı çalınan kadın ne yapardı? Üzülürdü herhalde. Kocaman gözlü çocuğu yıllar evvel polise teslim etmediğine pişman olurdu. "Fakat henüz geç değil. Çocuk daha 14 yaşında. Hâlâ kurtarılabilir" diye düşünürdü sonra.
Nasılsa artık devletin elinde çocuk.
Ve devlet de gerekeni yapar.
Nitekim İbrahim gözaltına alındıktan sonra bir yurda yerleştirilir.
Kadın da kocaman gözlü kapkaççısını unutuverir. Ta ki geçen salı gününe kadar.
Geçen salı günü gazeteler yine İbrahim G.'den bahsetmekteydiler. İbrahim zira, yerleştirildiği yurttan kaçmış, bir İranlının yaklaşık 30 bin dolarlık para ve mücevherini çalıp kayıplara karışmıştı.
Bu çocuk uslanmayacak mıydı?
Ya da: Bu çocuklar uslanmayacaklar mı?
Sadece geçen yılın ilk altı ayında hırsızlık şüphesiyle 13 bin çocuk yakalanmış. Bu çocukların çoğu İbrahim gibi, yakalanıyor, yurttan kaçıp işbaşı yapıyor...
Ve her şey yeniden başlıyor.
Ama yapılacak bir şey yok. Sonuçta çocuk onlar. Ne yapalım, kapkaç yapıyorlar diye denize mi atalım küçücük çocukları?

Deniz Çocukları Projesi...
Olabilir aslında, olamaz mı? Hırsızlıkla suçlanan çocukların savunmasını üstlenen iki avukatın suçlu çocukların rehabilitasyonu için hazırladıkları Deniz Çocukları Projesi tam da bunu öneriyor.
Madem bu çocuklar karada çetelerin eline düşüyor, madem bu çocukları karada hep aynı "kap-kaç-yakalan-yurda git-kaç-kap-kaç" döngüsü bekliyor...
Çözüm denizdedir belki. Suçlu bulunan ve rehabilitasyonuna karar verilen çocuklar eğer gemilerde çalışmak üzere eğitilip miço, kamarot vs. olarak gemilerde istihdam edilirlerse, denizin ortasında, çetelerden uzakta rehabilite olabilirler. Belki.
Avrupa Birliği Sosyal Riskleri Azaltma Fonu da destekliyor bu projeyi.

Muzo da bir gemide
Muzo'dan bahsettim daha önce. Sarışın, kocaman gözlü bir çocukmuş. Tinerci.
Ben tanıdığımda büyümüştü. Tineri bırakmak istiyordu. Onu çocukluğundan beri tanıyan bazı arkadaşlarım da yardımcı olmaya çalışıyorlardı. Bir iş bulundu. Olmadı. Askere yolladık. Bacağına sıktı, döndü geldi. Bir süre bizde kaldı. Gitti, askerliğini tamamladı. Sonra da bir gemide iş bulduğu haberi geldi.
Birkaç ay evvel İstanbul'daydı.
Şu büyük, turistik gemilerden birinde çalışıyormuş. Geminin görünen yüzündeki o görkemli yemek salonlarında, havuz kenarında değil tabii. Makine dairesinde!
Ses öyle yüksekmiş ki orada, kulağına tıkaç ve üstüne kulaklık ve onun üstüne de bere falan takıp ancak öyle girebiliyorlarmış makine dairesine ve en fazla iki saat kalabiliyormuş. Parlak bir iş değil yani, ama iş. En azından Beyoğlu'ndan, tinerden uzak.
Sen zaten akıllı çocuktun be Muzo, projeden falan bihaber, kendi kendine yolunu bulmuş, "deniz çocuğu" olmuşsun sen meğer.

Kaptanınız konuşuyor

Proje kulağa hoş geliyor ama ben yine de "bir bilene" sorayım dedim. Tanıdığım bir kaptan var. -Yatla koy koy gezenlerden değil, koca gemilerle okyanusları aşan kaptanlardan. Ona e-posta attım.
O da cevap yazdı:
"Miço, kamarot falan denince sanırım insanların aklına beyaz üniformalı, güler yüzlü, tepsi taşıyan gençler geliyor. Alakası yok. Bu adamların işleri çok ağır aslında. Gemi adamları 'ağır işçi' statüsündedir. Gemiler de hapishaneye değilse de, 'çalışma kamplarına' benzetilebilir. Uzun süren izolasyon ve yalnızlık duygusu insanların sinirleriyle fena halde oynar. Rehabilitasyona ihtiyaç duymayan birçok insan bile gemide çalışmaya dayanamayabilir. Gemi derken büyük tonajlı, okyanus geçen uzak yol gemilerini kastediyorum. Bu gemilerde disiplin çok katıdır.
Normal bir işyerinde bile çalıştırılamayan adamı gemide rehabilite etmek bu yüzden bana çok iddialı bir yaklaşım gibi geldi."
Nihat şunu da eklemiş ama:
"Benim yanımda çalışanlar arasında da zaman zaman sabıkalılar oldu. Onlarla bir problem yaşamadım."


Tekne hayatı minimalist, üstelik de klostrofobik...

Geçen hafta dört gün teknedeydim. Tekne hayatı bana göre değil, onu hemen söyleyeyim.
Bir kere fazla minimalist.
İhtiyacınız olan her şey var teknede. Ama benim ihtiyacım olmayan şeylere de ihtiyacım var galiba. Üstelik tekne dediğin şey, ne kadar da büyük olsa, yine de acayip klostrofobik.
Ki ben küçücük evinden günlerce çıkmayan, küçücük salonunda gayet mutlu yaşayabilen biriyim. Demek beni evde tutan, evden çıkma ihtimaliymiş; ben nereden bileyim.
Aslında tekne hayatına uygun olmadığımı, denizi sevmek ile teknede olmayı sevmek arasında fark olduğunu bilmiyor değildim. Denize gayet mesafeli sevgilim bile defalarca mavi tura çıktı, ben teknede bir haftayı her seferinde reddettim. Şu dört günü de her gece bir marinada olacağız, karaya çıkabileceğiz diye kabul etmiştim. Karaya da çıktık ama...
Kara tuttu beni. Kos'ta bir restoranda, oturduğum yerde sallanmaktan, yemek yiyemedim. Bodrum'da Sezen Aksu konserine gittim, az kalsın "Deprem oluyor" diye çığlık çığlığa ayağa fırlayıp izdihama sebep olacaktım.
Dün sabaha karşı da yataktan fırlayıp cama koşmuşum. Uyku sersemi, nerede demirledik diye bakıyormuşum. Sevgilim uyanmış; "Biz hep aynı yerde demirliyiz yavrucu'm" demiş bana.
Babasından bisikletten önce kayık isteyen kaç çocuk vardır şu dünyada? O çocuklardan biri benim. Hâlâ çocuk ruhlu muyum neyim?
Yat-mat sizin olsun, ben galiba "kayık tipi" bir kimseyim. Zodiac bota da hayır demem gerçi, atlar gezerim.



PAZAR
"Kendimi faks makinesi olarak görüyorum"
"Avrupa'daki ırkçılık AB'ye girmemizin önünde engel"
Kısa mesajın dili uzadı
Dostları anlattı
Bizi en çok hangi filmler güldürdü?
Dünyanın en pahalı evleri
Hazıra dağ dayanır mı?
Hızla çoğal, erken öl!
Burçlara yaz önerileri
Sunset'te Japon şefin mönüsü
Saygılı insanların ülkesi: Japonya
Bu çocukları ne yapalım? Denize mi atalım?
Assos'ta tarih ve felsefe iç içe
Bağbozumu neşesi...





Ahmet Turhan Altıner
R. Hakan Kırkoğlu
Vedat Mılor
İlber Ortaylı
Tuba Akyol
Fatih Türkmenoğlu
Mehmet Yalçın

© 2006 Milliyet