|
Yaşatmak mı daha kârlı, öldürmek yok etmek mi?
Lübnan'da, Filistin'de, Irak'ta yaşanan kuru kafa bayraklı karanlık dramlar yanında, güncel yaşamların serüvenleri; koğuşlarında hastaların inleyip öldüğü bir hastanenin de bulunduğu bir caddede, dolmuş kuyruklarında bekleyenlerin çektikleriyle, kontörü bitmiş cep telefonu sahiplerinin o andaki çaresizliğiyle sıkıntısına benziyor.
Ne yapacaksınız ki, "herkesin bir derdi, değirmencinin de su derdi"...
***
Efendim, çarşamba sabahı saat 9-17 arasında bizim Göztepe'de oturduğumuz apartmanın bahçedeki trafosu bakıma alınacağından, elektriklerin uzun süre kesik kalacağını öğrendiğimizde, başımızın çaresine bakmak için güncel ve değişik bir serüveni göze aldık.
Solmaz sayesinde genişlettiğimiz yaşam mekânının, Fındıklı üstündeki küçük ama manzaralı dairesine gidecektik.
Ve bendeniz ilk kez, İsa'nın sırtında taşıdığı çarmıhı gibi, hayatımın tapılası bir çarmıhı olan yazıyı, orada yazacaktım.
H H H
60 yılı aşkın bir süre, hemen her gün değişik bir konuda yazı yazmak...
Yüz yıllar boyu göğsünü döve döve nağralanmasına karşın, "okuma-yazma özürlü" olma damgasını silememiş bir yörede; "yazıya layık olma" özeninin, ne tartısı vardır, ne barometresi, ne de çeşni değeri...
Bilenler bilirler bizlere neler dendiğini:
- Siz nasıl olsa alışmışsınızdır yazmaya...
- ...
- Hadi yazıverin şu yazıyı da, hemen gelin buraya...
- ...
- Yazıyı seveceğine, vatanını sev sen...
Bir ömür yazıyla uğraşmak, baltayla keman çalmaya kalkanların bolca olduğu görgüsüz ortamlarda, bir hayli de kırılmak demektir.
***
Bu sabah Solmaz'ın ailesinden kalma bir masada, değişik bir pancar motoru...
Beyaz taze bir kâğıdı makineye takarken, ormandan kesilmiş bir tomruk olduğu zamanlardan bu yana, en az yüz yıl geçmiş olan masaya da bakıyorum ve aklıma Yusuf Ziya'nın, doğmuş olduğu Vaniköy'deki ev için yazdığı şiir geliyor:
Dedemden yadigar olan bu evi,
Kışın fırtınası, yazın alevi,
Daha ben doğmadan ihtiyarlatmış.
Bazan bir hülyaya fikrim dalar da,
Düşünür derim ki bu odalarda
Kimbilir kaç kişi oturmuş yatmış.
***
Bu sabah bizim değişik pancar motorunun tıkırdadığı "Psalti" yapımı ve "Lui kenz" stili masada, vaktiyle oturmuş yemek yemiş canlar, birden toplanıp geliverseler...
Ve anlatsam onlara, Rize'deki fındık üreticilerinin dertleriyle açmaz ve çıkmazlarını...
***
Sonra da "fındık" üstüne çağrışımlar uzasa...
Kan kırmızı süt beyaz, han kapısından sığmaz, fındık kabuğuna sığar; bilin bakalım nedir bu?
Kahkahalı yanıtlar...
***
- Ah ah, sus sus, hiç sorma Şukufe'yi; ne kadar fındıkçı olduğunu bilmez misiniz onun; kaş göz falan derken, ayartmış işte oğlanı...
- Senuhi beyin kırdığı ceviz de bini aştı, dün yine kendisini Ada vapurunda bir fıstıkla gördüm; babanın kırdığı ceviz bini aşınca, Şukufe de fındıkçı olur elbet...
***
Şu sırada tuşların tıkırdadığı masanın eski aşinaları gelmediler; sadece gazeteler vardı ortada...
Aileler çocuk yapıyor, silahçılar silah yapıyor, tabutçular tabut yapıyor, politikacılar da bazen savaş, bazen barış yapıyordu.
Aileler çocuk yapıyordu.
Onların öldürülmesi silahçılar, kefenciler, tabutçular için daha kârlıydı.
Ya yaşamları kimler için kârlıydı?
Otelciler, turizmciler, süpermarketler, otomotiv endüstrisi, elektronik alet yapımcılarıyla satıcıları için vs...
***
6 milyar insanın yaşadığı yer küresi üstünde, acaba hangilerinin kârı azalacak, hangilerininki genişleyerek artacaktı?
***
Böyle bir sorunun yanıtı, şu sırada kimseyi ilgilendirmiyordu.
Zaten ilgilendirmiş olsa, trafo bakımı nedeniyle Göztepe'de de elektrikler 8 saat kesik kalmaz; klimalar, buzdolapları, televizyonlar, asansörler istop etmezdi.
Çünkü insanın, hümanist bir teraziyle pek tartılmayan değeri, hiç değilse "ekonomik değer" olarak bilinçlere zımbalanmış olurdu.
***
Şimdilik buralarda da, insanın değeri, önce oy değeri...
Ve daha bilmediğimiz başka tür getiriler ağır bastığında, insanların değeri de ona göre ayarlanıyor; ya sürünmeleri kârlı oluyor, ya mezarlıkları doldurmaları, ya da deniz kıyılarında bol bol para harcamaları...
***
Bazen de sap saman birbirine karışıyor ve nutukçular hemen başlıyorlar eski bir plağı çalmaya:
- Bu milletin gücü, her sorunun üstesinden gelmeye kadirdir...
***
Biliyor musunuz "okuma yazma özürlü" damgası, şimdiye dek silinebilmiş olsa; belki de değişik bir masada, değişik bir pancar motoru, böyle "sinek masalı"na benzer konular üstünde tıkırdamayacaktı:
- Sana bir masal anlatayım mı?
- Anlat...
- Anlat demekle olmaz ki...
- Ya ne demekle olur?
- Ya ne demekle olur, demekle olmaz ki?
- Kes, deli etme insanı...
- Kes, deli etme insanı, demekle olmaz ki...
c.altan@prizma.net.tr
|
|