Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 11 Ağustos 2006 / Cuma  
   Milliyet Online    Blog    Emlak    Arabam    İnsan Kaynakları    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    Mobil 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
  Otomobil

Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Duyulana kadar!


"Aradığınız kişiye hiçbir zaman ulaşılamıyor!" Cihangir'deki bir telefon kulübesinin üzerinde böyle yazıyor. Geceleri sokağa çıkıp şehirle, şehir insanlarıyla kalbini duvarlara yaza yaza paylaşan çocuklar yazmış olmalılar.
Bu cümleyi yazdıklarına göre de bunlar, şehrin insanlarından, "bozuk paraların insanlarından" tokadı çoktan yemiş çocuklar olmalılar. Acaba o çocuklar bu memleketle ilgili çok önemli bir cümle ettiklerini biliyorlar mı? Hakikaten şu aralar "aradığınız kişiye hiçbir zaman ulaşılamadığını" görüp de mi yazdılar bu melankolik şakayı? Çünkü...

"F" oyunu
26 Temmuz günü, müzisyenler, tiyatro oyuncuları, aydınlar bir araya gelip bir "oyun" oynadılar. Adı "Tecrit Oyunu" idi. İstanbul Barosu Staj Eğitim Merkezi'ndeki bu "oyun"a 12 saat boyunca katılanlar, F tipi hücrelerde yaşanan koşulları, biraz da absürdleştirerek, kendi üzerlerinde uygulatmaya izin verdiler.
Cep telefonları toplandı, arayanlara "Aradığınız kişi şu anda tecritte!" cevabı verildi. Durmadan üstleri başları arandı, istekleri yerine getirilmedi, hücrelerinden kıpırdamadılar, elektrikler kesildi, megafonla yoklamaları alınıp hazır olda bekletildiler, her türlü ufak tefek insani ihtiyaçlarını "Saygılarımla arz ederim" diye sonlanan dilekçelerle yazmak zorunda bırakıldılar.
"Oyuncular", daha sonra izlenimlerini kaleme aldılar. "Oyunculardan" Ayla Algan şöyle yazdı "hatıra defterine":
"Türk tiyatrosu kurucusu Muhsin Ertuğrul seyirci için der ki; 'Seyirci oyuna alnında beyaz bir kâğıtla gelir. Oyun bittikten sonra beyaz kâğıt görünen ve görünmeyen notlarla doludur. İşte böyle yararlı notlarla bilinçlendim. Çok yararlıydı..."
Müzisyen Vedat Sakman ise 12 saatin sonunda şu cümleleri yazıyordu:
"Geçmişte tecridi yaşamış ve bugün ne yazık ki hâlâ yaşayan kardeşlerimizden özür diliyoruz..."
"Oyuna" birçok kişi katıldı ve on iki saat boyunca onları telefonla arayanları sevimsiz bir ses yanıtladı:
"Aradığınız kişiye şu anda tecritte olduğu için ulaşılamıyor!"
Ya "hiçbir zaman ulaşılamayanlar"... Bunu bir oyun değil, hayatın ta kendisi olarak ve yıllarca yaşayanlar?
Ya da şöyle sorayım:
"Çok lüks misafirhaneler" olarak basına takdim edilen hücreler ne kadar lüks olsa katlanabilirsiniz yıllarca "ulaşılamaz" olmaya?

Sesimden ses çıkıyor mu?
Bugünlerde sesimiz, bir kâbus sesi gibi, bağırdıkça kısılıyor sanki. Lübnan'da toprak altından çıkarılan ölü bebeklerden evinde öldürülen astsubayın cenazesine, sınır ötesi operasyon ihtimallerinden yeryüzünün Gazze Şeridi'nden ikiye çatlayışına kadar her şey büyüyüp büyüyüp üzerimize yıkılırken biz ne kadar bağırsak yetmiyor sanki.
Sanki bir işe yaramıyor. Aradığımız kişiye bir türlü ulaşılamıyor... Bir de bütün bunların içinde bu var işte. Dünyanın parçalanması yetmiyormuş gibi insanlar da insanlardan koparılarak cezalandırılıyor.
Dünya bizi zaten insanlıktan çıkarmaya uğraşırken biz kendi kardeşimize dönüp bir daha insanlıktan çıkarmak istiyoruz onu. Topraklarımız parçalanmıyor belki, ama biz parçalanıyoruz artık.
Tek bir yolu var kâbusu galebe çalmanın: Telefonlarımızı açık tutmak. Hep ulaşılabilir olmak. Ve bir diğerine ulaşmak. Çünkü dokunmamak ve dokunulmamak yok ediyor bizi. Üstelik başka çaremiz de yok. Kâbusumuzu gerçekten bir çığlık atarak delmekten başka çaremiz yok. Uyanır gibi, aniden derin bir nefesle o beter, yapış yapış kâbustan uyanır gibi.
Cihangir'de bir telefon kulübesinde öyle yazıyor işte:
"Aradığınız kişiye hiçbir zaman ulaşılamıyor!"
Bir daha çevir o zaman numarayı. Bir daha sonra... Açana kadar... Duyulana kadar... Başka çare kaldı mı!

ecetem@hotmail.com








Taha AKYOL
İsrail, Amerika ve terör
AMERİKA'NIN Irak'ı işgal etmesi terörü kışkır...
Çetin ALTAN
G.S. ve Zeyrek-Dubai; Pompei-Teşvikiye...
İrili ufaklı, sıvalı sıvasız, pencere altları...
Fikret BİLA
ABD nasıl bir Ortadoğu istiyor?
20. yüzyıl, "Soğuk Savaş" defterinin kapanmas...
Güneri CIVAOĞLU
Çağın vebası
Kraliçenin gizli servisi, 11 Eylül'ü anımsata...
Abbas GÜÇLÜ
Bu curcunaya kim dur diyecek?
Özel okullarda birinci ön kayıt dönemi dün ak...
Hurşit GÜNEŞ
Yüceleştirilen piyasa kavramı
Dostum Taha Akyol'un sadaka sistemiyle yoksul...
Metin MÜNİR
Ilısu ile ilgili yeni sorular
Ilısu Barajı ile ilgili olarak sorulacak en ö...
Faik ÖZTRAK
Döngü dengeleyici politikaların önemi
İlk altı ayın ödemeler dengesi rakamları küre...
Hasan PULUR
Üst baş aratmak...
DİYELİM, her gün sayısı artan, çoğalan alışve...
Derya SAZAK
Korku çağı
Londra, dün ABD'yi vuran 11 Eylül saldırıları...
Meral TAMER
Yoksulların özne olmadığı bir yazı
0 -14 yaş nüfusun % 47'leri bulduğu Doğu ve G...
Ece TEMELKURAN
Duyulana kadar!
"Aradığınız kişiye hiçbir zaman ulaşılamıyor!...
Güngör URAS
TÜİK'e göre işler 'çok çok iyi', İSO'ya göre kötü
İSO (İstanbul Sanayi Odası) "Ekonomik Durum A...
Serpil YILMAZ
Suudi heyetinin 'kristal' üçlüsü
Çırağan Sarayı'ndaki iş dünyası toplantısı, Ç...

© 2006 Milliyet