|
Kimseyi samanlıkta basmayın, şalvarını gül dalına asmayın
Atom bombası, hidrojen bombası, nötron bombası falan derken; bir de baktık canlı bombalar, bombaya dönüştürülmüş minibüsler, patlayıcı sıvılar çıkmaya başladı ortalığa...
***
Bazı siyasal partilerin, ancak ulusal sınırlar içinde uygulanabilecek devletçi ekonomileri; küreselleşme süreciyle birlikte liberalleşip bireyselleşince...
Salt devletlerin yapabileceği atom bombaları, hidrojen bombaları, nötron bombaları da aynı paralelde kişilerin inisiyatif alanına girdi herhalde...
Sonuç olarak da canlı bombalar, bombaya dönüştürülmüş minibüsler, patlayıcı sıvılar Irak'tan Londra'ya kadar yaygınlaşmaya başladı...
***
Bir bakıma, devletlerin tekelindeki, insanları topluca öldürme özgürlüğünü; bireyler de kullanabilir bir duruma geldiler.
Böyle bir özgürlük genişlemesinde, İslami "şiddet"in katkısı elbet de yadsınamaz.
Şimdi isteyen, hem kendisini, hem çevresini, hem de bindiği uçağı patlatma olanağına sahip; uygar bir gelişme...
***
Nasreddin Hoca'ya sormuşlar:
- Yahu Hoca, senin zamanında kimse bir şey patlatmaz mıydı?
Hoca:
- Hatırladığım kadarıyla, demiş; Osmanlı tokadı diye bir şey vardı, sadece onu patlatırlardı.
- Ya kadınlar ne yapardı?
- Onlar da, mutfakta yemek pişirirlerken, sokak kapısı uzun uzun çalındığında, bulundukları yerden bağırırlardı:
"-Bekle biraz, patlamadın ya...
Bazıları ise aynı durumdayken, kaynanaları kendilerini peş peşe çağırmaya başlarsa, öfkeyle söylenirlerdi:
"-Patla emi...
Sonra da kendi aralarında dertleşirlerken, genellikle şöyle derlerdi:
"-Bizimkinin arkadaşları eve gelip de hep birlikte nargile içmeye başladıklarında; içeride sıkıntıdan patlıyorum.
***
- Hepsi bu kadar mı Hoca?
- Bir de "kafa patlatma" vardı; kimi medreselerde hafız olmak için kafa patlatır; kimi komşuların gürültüsünü:
"- Yine başladılar kafa patlatmaya, diye nitelendirir; kimi de koşup duran çocuğunu uyarırdı:
"- Şimdi düşüp kafanı patlatacaksın, diye.
***
Nasreddin Hoca'ya bir de şunu sormuşlardı:
- Peki, senin zamanında hiç mi şiddet eylemi yoktu?
Hoca:
- Vardı, demiş; örneğin Celali başkaldırıları... Ancak öyle canlı bomba manlı bomba, patlayıcı sıvı falan yoktu. Sadece kendi kahvelerinde oturur, sazla türkü çağırırlardı:
Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir
Ferman padişahın dağlar bizimdir
***
İncili Çavuş, Bekri Mustafa'ya rastlamış. Bekri'nin ayaklarından başına kadar her tarafı sargılar içindeymiş.
İncili Çavuş, şaşırarak sormuş:
- Ne oldu sana böyle Bekri, bir araba kazası mı?..
- Yok hayır, birçok kişi bu durumda; nihayet İstanbul'da da çalışmaya başlayan metroda...
- Metroda mı; nasıl olur metroda böyle kaza?
- Bir inşaat şirketinin, yukarıdaki arsadan aşağıya doğru indirdiği bir sondaj delicisiyle çarpıştı bizim tren...
İncili Çavuş:
- Vah vah, demiş; keşke trenin makinisti, Tayyip Bey'in konuşmalarından ders alan biri olsaydı...
- Ne yapacaktı ki, ders alan biri olsaydı?
- Deliciyi görünce, hiç değilse hemen direksiyonu kırardı.
***
Yaşları 100'e yaklaşmış iki ihtiyar konuşuyorlarmış. Biri:
- Benim belleğim hâlâ çok güçlü, diyormuş; süt emdiğim sırada, annemin memelerinin nasıl olduğunu bile hatırlıyorum.
Öteki:
- Oda bir şey mi, demiş; ben daha doğmadan önce babamla Belgrad ormanlarına gidip annemle geri döndüğümü bile hatırlıyorum.
***
Bal Mahmut bu fıkrayı duysa, herhalde Türkiye'nin yakın geçmişteki dış politikasında olup bitenleri hatırlar ve şöyle derdi:
- İlk resmi heyetler Washington'a gitmeye başladıklarında; Ankara'da da garip bir hamilelik epey yaygınlaştı ve doğan erkek çocuklardan bazıları, askerliklerini Kore'de, Somali'de, Bosna'da, Afganistan'da yapmak zorunda kaldılar. Demek ki, Belgrad ormanlarındakine benzer bir ilişki dış politikada da gerçekleştiğinde; doğan çocuklar çok uzaklarda da barış, özgürlük, demokrasi, çağdaşlık, insan hakları, şeffaflık, evrensel hukuk ilkelerine bağlılık ve bu alanlarda kahramanlık göstermek gibi imrenilesi ilkelerin hem öncülüğünü hem bekçiliğini yapıyorlar. Ne mutlu dış politikalar sayesinde, Ankara benzeri doğumlar yapanlara...
***
İlki 1901'de verilmeye başlanmış olan Fizik Nobel Ödülü'nü, ödülün 6'ncı 10 yılında kazanmış olan ülkeler:
1950 - ABD
1951 - İngiltere-İrlanda
1952 - ABD
1953 - Hollanda
1954 - İngiltere-Almanya
1955 - ABD
1956 - ABD
1957 - K.Çin
1958 - Sovyetler Birliği
1959 - ABD
***
Türkiye ise o yıllarda, ülkenin çağdaş bir uygarlık düzeyine erişmesi için, çok partili bir düzene geçme sonucu, değişmiş olan yeni iktidarı deniyor ve birtakım nutuk ve uygulamalardan ötürü, sinirlenmeye başlamış bazı çevrelerin öfkesi kabarıyordu. Vatanın, Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusundan ayrılmaması, Nobel ödüllerinden çok daha önemliydi.
***
Avrupa Birliği diplomatlarının, aday ülkelerle başlamış olan müzakereler hakkında anlatmayı sevdikleri bir fıkra:
Adamın biri, saçını sakalını düzelttirmek için girdiği bir kuaför dükkânında, oturmuş sırasını beklerken; elindeki taze üzümü salkımıyla atıyormuş ağzına.
Berber kibarca uyarmış kendisini:
- Üzüm, tüm salkımıyla değil; tek tek ağza atılıp yenir, salkımından koparılarak, demiş.
Adamın yüzü çatılmış:
- O senin tek tek ağza atılıp yendiğini söylediğin şey, mor patlıcandır, demiş; üzüm dediğin böyle yenir, salkımıyla...
***
Neyzen Tevfik'ten bir dörtlükle bitirelim yazıyı:
Sefaletle geçer ömrün muhakkak
Pederden yoksa şayet mali mevrus (miras)
Sefaletten halâs olmak istersen
Tereddütsüz ya orospu ol, ya deyyus
c.altan@prizma.net.tr
|
|