
|
|
|
 |
|
|
Her devrin aşkı başka
Barbara Cartland, Jackie Collins gibi yazarların devri kapandı artık... İç bayıltıcı aşk hikâyeleri, ağdalı romantizmler eskisi gibi ilgi görmüyor. Gençler aşk romanıyla birlikte kendilerini geliştirici türden eserleri tercih ediyorlar...
AŞK DEDİĞİN LAF DEĞİL / FATİH TÜRKMENOĞLU
"Mutlu aşk yoktur" demiş Aragon. Her aşk mutlu olsaydı, bu kadar çok kitap yazılır mıydı zaten? Milyonlarca genç kız gözyaşı dökerek bu kitapları okur muydu? Bu kadar insan kendini bulur muydu?
Kerime Nadir, Türk filmlerine en çok senaryo kazandıran yazarlardan biri kuşkusuz. Hep imkânsız bir aşk, gözyaşları, kırılan kalpler... "Hıçkırık"ta ölen esas kız; uğruna şarkı bestelenen ve onlarca yıldır dillerden düşmeyen "Samanyolu"; zaten adı üstünde, bir ağlak aşk melodramı olan "Güller ve Dikenler"...
Cumhuriyet Devri Türk romancıları, konusu "aşk" olan yüzlerce eser kaleme almışlar. Bazıları, zaman ve mekân birleşenlerinden kurtulup nesilleri heyecanlandırmayı, ağlatmayı, sevindirmeyi başarıyor. Reşat Nuri'nin Çalıkuşu adlı romanı biz Türklerin en vazgeçemediği aşk klasiği. Mahmet Rauf'un Eylül'ü hâlâ çok satan kitaplardan. O nasıl bir anlatım, nasıl güzel kişilik tahlilleri ve karşımızda imkânsız aşk... Hep Suat'a "hadi" demek geçer okurdan, hep Süreyya'ya "dayan", hep ortaya "Fazla naz âşık usandırır" diyesimiz gelir...
Aşksız şiir olmaz
Tolstoy'un Anna Karenina'sı, Halit Ziya'nın Aşk - ı Memnu'su, Emily Bronte'un Rüzgârlı Bayır'ı, Balzac'ın Vadideki Zambak'ı, Gustave Flaubert'in Madame Bovary'si... "Aşk romanları", değişik dillerde, değişik yazarlarca, değişik edebi tatlarla, yüzyıllar boyunca kaleme alınmış. Ama "Dame" Barbara Cartland'ın kitapları, belki en fenasından aşk romanları.
Cartland, Danille Steele, Jackie Collins gibi yazarların devri kapandı artık. Öyle iç bayıltıcı aşk hikâyeleri, ağdalı romantizmleri pek ilgi çekmiyor. Gençler aşk romanıyla birlikte kendilerini geliştirici türden eserleri tercih ediyorlar. Şebnem Cömert, (17) "Daha çok tarih romanları okumayı tercih ediyorum" diyor. "Ya da felsefe. Şiirde de Murathan Mungan..."
"Bildiğim, kendimi bildim bileli âşık olduğum,
Bildiğim ancak âşıkken var olduğum..."
Gençlerin vazgeçemediği şairlerden biri de Can Yücel.
"Akdeniz yaraşıyor sana
Yıldızlar terler ya, sen de terliyorsun
Aynı ıslak pırıltı burun kanatlarında..."
Aşk edebiyata nasıl yansıyor?
A.ÖMER TÜRKEŞ Edebiyat Eleştirmeni ve Yazar
Şarkılar, filmler, romanlar, hikâyeler, şiirler ve şimdilerde magazin yazılarıyla başka hiçbir şeyle olmadığı kadar sık karşılaşıyoruz aşka dair sözcüklerle. Peki ama aşktan ne anlıyoruz? Bütün aşklar benzer duygular mı uyandırıyor insanlarda? Yoksul bir tamirci çırağının arabesklerde dillendirilen aşkıyla eğitimli orta ve üst sınıfların cinsel özgürlükler üzerine kurulu aşklarını aynı kefeye koymak mümkün müdür? İlk bakışta âşık olunabilir mi, yoksa aşk emek midir? Yoksa "Aşk örgütlenmek midir abiler?"
Sorulacak çok soru, verilecek daha da çok yanıt var kuşkusuz. Oysa, herkesin farklı tarif edip farklı ritüellerle yaşadığı bir duyguyu tüm zamanlara yayılan genel bir aşk parantezine almak ne kadar da kolaylaştırırdı işimizi. Bir çokları tam da bunu yapıyor işte; aşk sınıflardan, cinsiyetlerden, gelenek ve göreneklerden, zamandan ve mekândan bağımsızlaştırılarak insanın özüne indirgeniyor.
İşte bu kolaycılıktan, içinde yaşadığımız an'ın ahlak, etik ve moral değerlerini insanoğlunun tarih sahnesine çıktığı andan başlayarak tüm zamanlara yaymakta, atalarımızla gelecekte yaşayacak çocuklarımızı aynı aşk anlayışında buluşturmakta tuhaflık görmüyoruz.
Osmanlı'da aşk
Osmanlı geri kaldığını kabullenip Batı'ya açılmaya başladığında, Batı kültürü olarak ilk benimsenen roman sanatı olmuştu. Osmanlı toplumunun hiç bilmediği bir sevme biçimini, yani aşkı ve ritüellerini yayma görevi roman sanatına düşmüştür. İlk Osmanlı yazarları da bu yeni aşk biçimleri üzerine inşa ettiler romanlarını. Osmanlı tipi aşkın ilk anlatılarına damgasını vuran ölüm ve acı olmuştur.
Cumhuriyetin ilk yıllarında yazarların en çok üzerinde durdukları tema kadın erkek ilişkileri, kısacası aşkın kendisidir. Cumhuriyetin ilkeleri gereği, kadın da özgürleşmiştir; seven ve sevilen bir varlıktır artık. Popüler aşk romanlarında kadınlar da tutkuyla yaşayabiliyorlardı aşklarını; pencere arkalarından göz süzüp kapı aralıklarından mendil ya da mektup atmak değildi artık onlara düşen. O dönemin değerler manzumesine uygun biçimde, fedakârdı elbette; susmasını, duygularını içine atmasını biliyor, gururunu ayaklar altına almamakla birlikte erkeğin kimi hatalarını maziye gömebiliyordu.
Pastaneler, çay bahçeleri, kırlar, sevgililer için el ele tutuşup aşklarından söz edebilecekleri şiirsel mekânlardı. Danslar, balolar, plajlar, "flört"ler, meşrulaşmış, her köşede gençler için bir hayat tarzı olmuştu...
Kadın - erkek ilişkilerinde kaydedilen bu özgürleşme aşkın modern zamanlardaki hallerinin ancak prototipidir. Çünkü cinselliğin dışarıda bırakıldığı bir aşk anlayışı vardır. Evlilik yoluyla sağlanan meşru cinselliğin dışındaki her tür cinsel etkinlik bir kez daha yasak bölgeye itilmişti.
Bir zamanlar, aslında günümüzde bile, kadınları yasaklarla kuşatan erkek egemen anlayış kadar cinselliğin bütün cumhuriyet tarihi boyunca kuşatılmışlığı da politik ve ideolojiktir. İnsanlar aşklarını kendileri yaşarlar, ne var ki toplumsal ve tarihsel süreçlerce belirlenmiş bir biçimde yaşarlar. Günümüzde aşkın bir ritüeli olarak gözümüze sokulan "Sevgililer Günü"nün her yıl biraz daha yükselen itibarı bile aşkın ritüellerinin başka saiklerce belirlenmişliğini kanıtlamıyor mu zaten?
İslami bestseller'lar
Aşkın yegâne görünümünü popüler romanlar sunmuyor elbette. Köyün, taşranın, kentli küçük burjuvanın aşk ve cinselliğini anlatan ve farklı hayat tarzlarını savunan romanlar da yazıldı. Özellikle 70'lerden sonra soldan üretilen romanlarda aşkın cinsellikle birlikte işlenmesi kadın özgürleşmesinin de önemli bir dayanağıdır.
Ve genellikle konu dışında bıraktıklarımız, yani İslami kesimler de şu sıralar İslama uygun aşkları ve bu aşkların ritüellerini yaymaya çalışan romanlar yazmakla meşguller. İlginçtir, hiçbir edebi kaygı da taşımayan, çıplak bir ideolojiyi cisimlendiren sterotiplerin sonu başından belli ahlaklı aşk hikâyeleri üzerine kurulu "İslami bestseller"a, karşı çıktıkları cumhuriyetin modern kadın imgesini yaratan popüler aşk romanlarından farksız görünüyorlar.
Esas oğlanlar, esas kızlar
21. yüzyılın romanında ise yepyeni temalar katıldı aşklara. Pek çok romanda "esas oğlanlarla" "asıl kızlara" bahşedilen fiziksel ve ruhsal özelliklerin ortak paydası kusursuzluktur artık. Güneşten bronzlaşmış tenleri, uzun boylu, geniş omuzlu, sportif yapılı vücutları, bakımlı saçları, sakalsız / bıyıksız sinekkaydı tıraşlarıyla yakışıklı erkeklerin, biçimli vücutları, dalgalı saçları, renkli gözleriyle çarpıcı ve şehvetli kadınların ekonomik sıkıntılardan arınmış aşklarıdır anlatılanlar.
Dahası, insanların "şişmanlık", "cücelik", "cırlak seslilik" gibi fiziksel özellikleri alaya alınmakta, "ötekiler" dışlanmakta, güzel kadınların, hayattan hakkını almış insanların daha iyi seveceğine dair inanışlar açıkça ifade edilebilmektedir. Daha eleştirel ve edebi yaklaşımlarda ise aşk bir imkânsızlığa, bir mutsuzluk kaynağına dönüşmüştür. Aşkın bu yeni halleri yine yazar ve okuyucunun toplumsal hayatla kurdukları ilişkiyle, bir duruş biçimiyle, politik ve ideolojik bağlarla açıklanabilir.
Söylemek istediğim -siyasal, kültürel ve ideolojik belirlenmişliği nedeniyle- aşkın bir yalan olduğu değil. Aşkın anlatılarla yayıldığını, beslendiğini ve belirlendiğini düşünüyorum. Anlatılamaz, dile getirilemez bir aşksa, olmayan bir aşktır. İnsanlar kendi aşklarını bile hislerine tercüman olan- anlatılarla yaşıyorlar. Kimisinin aşkını arabeskler anlatıyor, kimisininkini Murathan Mungan'ın dizeleri. Hangi aşkın daha derin, daha yüce ya da daha şiddetli olduğunu tartışmak saçmalık olur, ama aşkınızın anlatıcısını ve anlatısını seçtiğinizde bir kültürel kimliğe yerleşmeniz de kaçınılmazdır.
YARIN: Kadın ve erkek aşkı farklı yaşıyor
|
|
|

|
|