|
 |
|
|
Etikette dördüncü boyut...
Benim Gözlüğümden / Nihat Demirkol
Bu yaşıma geldim, belki onlarca mobilya ve ev aksesuvarları mağazası gezdim, beyinsel çabanın, el ve göz nurunun bu kadar güzel onurlandırıldığı başka bir esintiye şahit olamadım.
Ayıp değil ya, dünya telâşının çokluğundan, IKEA Bornova'yı, geride bıraktığımız hafta sonu ancak gezme fırsatı bulabildik. Söylendiği gibi, ince ince dolaşılsa birkaç günde ancak tadına varılacak. Hepsi bir yana, biraz da "meslek hastalığı gözlüğü"mden bakınca, "ortalık buram buram organizasyon kokuyor" demek abartılı olmaz sanırım. Bir kurgu ki, saatlerce gezdiğiniz halde, kimseye bir şey sormak gereksinimi duymuyorsunuz. Bu, birileri taşlarla bilerek oynamış demektir. Mekâna, soluduğunuz havaya nitelikli emek akıtılmış demektir. Gerilmeden, sinirlenmeden bir pazar gezintisi yapmayı başardık anlayacağınız... Düzene, ayrıntıya, ergonomi ve estetik düşünceye, alışveriş yaparken işte bu kadar hasret kalmışız. Ürünleri beğenirsiniz veya beğenmezsiniz, hoşunuza gider ya da gitmez, ihtiyacınızı karşılar veya karşılamaz, bütçenize uygundur ya da değildir. Bunlar madalyonun öbür tarafı. Sonuçta, işine gelen alır, gelmeyen almaz.
* * *
Ben başkalarının bakmadığı yerlere bakarım. Tuhaflık olsun diye değil, merak işte; huy, alışkanlık... Ürünlerin tanıtımında kullanılan etiketlerde bir sürü bilgi var: "Adı, boyutları, hangi rafta, hangi kısımda olduğu, fiyatı vs..." Ne ararsan, bu "self servis alışveriş düzeni"nde neye ihtiyaç duyacaksan yazılmış üzerine. Ve asıl güzel tarafı, aramadığın, arayıp sormayı aklına bile getirmediğin, esasen böyle bir kurcalamayı geleneksel olarak hiç önemsemediğin bir renk daha eklenmiş etikete. Hatta eklenmemiş, esası, ürünün kimliğini oluşturan bir unsur olarak, başköşede yerini almış: "Bu ürünün tasarımı" diyor, "falanca filanca"ya aittir. Özgün tasarımla biçimlenmiş olan parçaların üzerine, o sandalyeye, masaya, koltuğa, kanepeye, "Can veren bir ayrıntı gizleyen kültür"ü ayakta alkışlıyorum.
* * *
Bu iki satırlık ilâve, İsveç düşüncesi için yasal bir zorunluluğa, bir fikri ve sınai mülkiyet ayrıntısına ya da patent ve marka hakkına karşılık gelse bile, "Bir insan kaynakları enstrümanı" olarak bedenlenmiş olması gerçeğini değiştirmez. Sanata, sanatçıya, ustaya, tasarımcıya, meslek erbabına saygı adına icat edilmiş olması benim için yeterlidir. İşte bir tüketici olarak bu özene teşekkür ediyorum. Evimde, bana sıcak gelen bir eşyanın, "Kimin ilham ve fikrinden üç, hattâ dört boyuta sıçradığı"nı bilmek beni mutlu ediyor.
Tasarıma saygı duymak, aslında şu demektir: "Bu isim olmasaydı, sen o beğendiğin koltuğa oturamazdın... O şarkıyı dinleyemez, o ceketi giyemezdin. O arabayı kullanamazdın, o yemeği yiyemez, o şiiri okuyamazdın..." Filmlerin sonunda, daha yazılar akarken ayaklanan bir milletiz biz. "Seyirciyi koltuğa çivileyen o iki saatin perde arkasında kimler var?" diye merak etmez, umursamaz, önemsemez benim insanım. Ben demiyorum ki, her etiketin ucuna, vukuatlı nüfus kayıt örneği iliştirilsin. Ama imkân bulundukça, emeğin, tasarımın, yaratıcılığın, özgün düşüncenin, heyecanın ve farklı olanın, yorumun ve sentezin önünde şapka çıkartmak, sahibini onurlandırmak hoş ve hakkaniyet daha uygun olmaz mı?
ege@milliyet.com.tr
|
|
|

|