|
Başarı açlığı ve bir yitiklik portresi
Japonya'da oynanan Basketbol Dünya Kupası maçlarında bizim "12 Dev Adam", kazandığı ilk maçlarla sürmanşetlerden inmedi.
Yunanistan'a karşı minüskül bir farkla aldığı yenilgi, ses volümü kendiliğinden azalan bir TV yayını gibi geçiştirildi ve Katar'a karşı galibiyet yine sürmanşetlere fırladı.
***
Sporda takım karşılaşmalarına, özellikle de baskete karşı duyduğumuz aşırı bir sevda ile mi izliyorduk, bizim 12 Dev Adamı; yoksa yüz yıllardır süren ve kendi kendine övünüp durma avuntusu dışında, bir tatmin bulamamış bir başarı açlığıyla mı?
***
Psiko-sosyal bir özlem; bir türlü gerçek doyuma ulaşamamış bir başarı açlığı...
Ve kolayından hamasetçiliğe abanmış politikalar sonucu; feci bir yanılgıyla, "başarı"yı sadece hasmını, rakibini, karşısına çıkanı "yenme" olarak görmek...
Ola ki "başarı", -savaşlar da dahil- gelip geçici bir çizelge gösteren "yenme-yenilme" değil; tüm insanlık için özellikle sanat, bilim ve ekonomide "vazgeçilemez olan" albümler yaratmaktır.
***
1871'de Bismarck'ın, 3. NapolÈon'a karşı kazandığı Sedan zaferinden sonra, Almanya'nın kazandığı bir savaş yok, sadece yenilgiler var; 1'inci Dünya Savaşı yenilgisi, 2'nci Dünya Savaşı yenilgisi gibi...
Almanlar için, başarısız bir toplum; Almanya için, başarısız bir ülke denebilir mi?
Denmezse neden denemez; gerek savaşlarda, gerek basket ve futbol maçlarında, hiç mi hiç yenilmedikleri için mi?
***
Türkiye'nin başarı açlığı, "onlar-biz" ayrımının sosyo-ekonomik temellerine inilememiş ve bu ayrımın; "Hıristiyan-Müslüman", yahut "Emperyalist Batı-Bağımsız Türkiye" gibi etiketlerle değerlendirilmiş olmasından...
***
Neden "onlar", çağdaşlıkla gelişmişliğin temsilcisi oluyor da; biz, oldum bittim "çağdaş uygarlık düzeyine" erişme doğrultusunda, "gelişmekte olmak"tan bir türlü kurtulup, "gelişmiş"liğe terfi edemiyoruz?
***
Ne yazık ki, bizim Hazine'den geçinmeliler takımı tarafından pek de istenmedi bu tür konuların kurcalanması...
Öncelikle insanlığın, "Yer" küresi üstünde sürekli bir değişim gösteren tablosunda; "sınıflar"ın var oluşlarıyla, yok oluşlarını, nedenleriyle birlikte gözden geçirmek gerek.
***
1- Toprağa bağlı aristokrat sınıfın egemenliği...
2- Okyanusların kullanımı sonucu, değişen teknoloji ve endüstri devrimiyle birlikte, egemenliği ele geçiren burjuva sınıfı...
3- Fabrikalarla üretim araçlarının mülkiyetini ellerinde tutan patronların biçimlendirdiği "üst düzey burjuvazi" ile, onların sekretaryasını ve bürokrasiyi oluşturan "okumuş-yazmış küçük burjuvazi"...
4- Endüstri devrimiyle birlikte fabrikalarda çalışmaya gelen köylülerin oluşturduğu "işçi sınıfı"...
5- İşçi sınıfının, burjuva kapitalizmine karşı bilinçli bir muhalefetle başlattığı örgütlü bir mücadele...
6- İşçi sınıfıyla, sermaye sınıfı arasındaki çatışmaların yarattığı politik bir sentezde, "sosyal demokrasi" modeli...
7- Uzaya açılmayla birlikte enerji kaynaklarıyla teknolojideki değişimler sonucu; "işçi sınıfı"nın kol gücüne dayalı üretim biçimlerinin aşılması; elektronik ağırlıklı otomasyona geçilmesi...
8- "Yer" küresi üstünde, böylesi bir değişim dışında kalmış köylü ağırlıklı toplumlarda, iç politika kavgaları ve hamasete dayalı nutuklarla, onlara yaranarak paçasını kurtarmaya çalışanlar...
9- Hızla küçülen dünyada küreselleşme süreci ve kentli kesimlerin, köylü kesimlerdeki "statükoculuğu" zorlamaya başlaması.
***
Kabataslak profilini çizmeye çalıştığımız tarihteki "sınıflaşıp bozulma" filmi, Türkiye'de etlenip kemiklenemedi...
Nasıl ki bitip tükenmeyen bir "başarı açlığı" çekmemizin, temellerine de inilemedi...
***
Şimdi genç kuşakları; sıra dışı, havalı ve zengin görünme modasının salgını kuşatmakta...
Ve taşranın, başta İstanbul, göç ettikleri kentlerin kadastrosuz arazilerini yağmalaması sürmekte...
***
Bu arada Teşvikiye ile Süleymaniye arasındaki yaşam üslubu, tehlikeli ve hemen görünmeyen kıvılcımlar çıkarmada...
Sanırsam 20-30 yıllık bir çalkantı dönemi, kolay kolay sakinleştirilemeyecek...
***
Geçenlerde portakallı köpüklü şarap servisinin de yapıldığı bir kafeteryada; sıska mı sıska, sakalları uzamış, döküntü giyimli bir genç geldi yanıma:
- Beni sakın deli zannetmeyin, dedi; ama herkes benimle uğraşıyor...
- ...
- Geçenlerde otobüste 3 kişi hücum etti üstüme, beni öldürmek istiyorlar...
- ...
- Durumu Genelkurmay'a da yazdım ve fotoğraf sergimi açabilmek için yardım istedim onlardan da...
- ...
- Beni deli zannetmeyin sakın, ben sanatçıyım. Benden korkuyorlar, beni öldürmek istiyorlar...
- ...
- Durumu Rahmi Bey'e de yazdım. Rahmi Bey benim kardeşim... Şakir Bey de öyle...
- ...
- Sergimi açmak için belediyeden yardım istedim. Sakın beni deli zannetmeyin, beni her yerde dövmek istiyorlar. Durumu valiye yazdım. Sergimi açtığımda, siz de gelin ne olur... Beni deli zannetmeyin, azıcık oturabilir miyim yanınızda?..
***
Yitik insan tipleri de yaygınlaşmakta bu arada... Kentleşme sürecinin gizli presleri; kadın-erkek psikolojilerini de eze çarpıta, psiko-patolojik bir Gayya'ya itiyor...
Ve yitikliklerinden uzayan dikenler de, insanın yüreğine batıyor.
c.altan@prizma.net.tr
|
|