|
 |
|
|
SEYİR DEFTERİ
İstanbul'a hasret giderdiğim semt: Güzelcehisar
Bir zamanlar dibindeki çakıl taşları görülen Göksu'nun pisliğine, Otağtepe'yi bir veba, salgın bir hastalık gibi kemiren yapılaşma felaketine rağmen Boğaz'ın en güzel yeri Güzelcehisar
NEDİM GÜRSEL
Biliyorsunuz (belki de bilmiyorsunuz) Anadoluhisarı'nın bir adı da Güzelcehisar'dır. Eski kaynaklarda, örneğin Aşıkpaşazade ya da Neşri tarihlerinde böyle geçer.
Göksu'nun (Bizans dönemindeki adıyla Aretos) Boğaziçi'ne döküldüğü yerde her iki suya da yansır görüntüsü, şair Nedim'in deyişiyle "kendi hüsnüne" hayranlığından olmalı, kuleleri, burçları, mazgal delikleri ve bembeyaz duvarlarıyla ilk bakışta büyüler sizi, kendi dünyasına, terk edilmişliğine, yalnızlığına çeker. Artık taş gülleler savuran ejder toplarının değil, yabani incirlerin kök saldığı surların gerisinde yapayalnızdır evet, sanki unutulmuş, eski görkeminden çok şey yitirmiş gibidir.
Türklerin bu eşsiz coğrafyadaki ilk kalesi, Niğbolu zaferinden sonra Yıldırım Bayezid'in yaptırdığı hisar, Göksu'nun üzerindeki köprüyü geçer geçmez belki aşılmaz bir engel gibi dikilir önünüze ama korkudan çok acıma duygusu uyandırır. Çünkü yol, kayalık zeminden fışkıran silindir kuleyi surlardan ayırıp ikiye biçmiştir yapıyı, bir zamanlar "lebiderya" olan burçların gölgesinde Dere Balık Lokantası'nın masaları sıralanmaktadır.
İstanbul'da dostlarımı ağırladığım bu lokanta ikinci evim sayılır. Yine de, hiç sevmediğim, bir türlü ısınamadığım o beylik deyimle söylemem gerekirse "gecenin ilerleyen saatlerinde", kuşkusuz son yıllarda bir hayli çoğalan değişik rakıların da etkisiyle, eskinin olağanüstü günlerine doğru yol aldığımı, Timur yenilgisinden sonra buraya sığınan şehzade Emir Süleyman'ın acı akıbetini düşlediğimi itiraf etmeliyim.
Bu şehzade, babası Yıldırım Bayezid gibi gözüpek değildi. İşrete düşkündü biraz. Kadınları da, en az tüysüz delikanlıları sevdiği kadar, hatta onlardan daha çok seviyordu. Bizim Dere Balık'ta tükettiğimiz içki Emir Süleyman'ın işret sofrasında içilenin yanında, hani ne derler, "devede kulak" mı kalır?
Hayaletle dertleşme
Her ne hal ise, tarihçilerin Fetret Devri diye adlandırdıkları taht kavgasında yakayı ilk ele veren şehzade Süleyman'ın akıbetini bakın İsmail Hakkı Uzunçarşılı nasıl anlatıyor:
"Emir Süleyman'ın adamlarından Süleyman Subaşı, biraderinin üzerine gelmekte olduğunu haber verdiğinde şehzade hamamda iyş-u nuş aleminde idi. Fevkalade telaş ederek Rumeli tarafına kaçmak istediyse de vezir-i azam Çandarlızâde Ali Paşa mâni oldu ve saltanat davası edenlerin metin olmalarını ve kaçmamalarını, askerlerin maneviyatını bozmamalarını söyleyerek Emir Süleyman'ı müdafaaya sevketti. Ali Paşa'nın ölümünden sonra Emir Süleyman'ın işleri bozulmuştu. Musa Çelebi Emir Süleyman'ın sevkettiği kuvvetleri bozdu ve birdenbire Edirne üzerine yürüdü. Süleyman hamamda idi, bu hadiseyi kendisine haber veren akıncı beyi Evrenuz gibi kıymetli bir kumandanı tahkir ettiği gibi sarhoşluk tesiriyle yeniçeri ağası Hasan Ağa'nın sakalını tıraş ettirdi. Aklı başına geldiği zaman bir gece İstanbul istikametine kaçtı ise de yolda köylüler tarafından yakalandı ve Musa Çelebi'nin takibine memur ettiği adamlar tarafından elde edilerek boğuldu."
Beykoz Belediyesi yetkilileri, herhalde Emir Süleyman'ın başına gelenleri bildiklerinden olmalı, Anadoluhisarı'ndaki başka lokantalara içki ruhsatı vermemekte direniyor. Bu yüzden ben de her gece, Güzelcehisar'ın neredeyse içine konuşlanmış Dere Balık'ta demlenmek, demlenirken de Emir Süleyman'ın hayaletiyle dertleşmek zorunda kalıyorum.
Oysa burası, bir zamanlar dibindeki çakıl taşları görülen Göksu'nun pisliğine, Otağtepe'yi bir veba, salgın bir hastalık gibi kemiren yapılaşma felaketine rağmen Boğaz'ın en güzel yeri. Doğanın bu canım yöreye bağışladığı bir cennet de diyebilirim. Zaten dünyanın dört bucağına gitsem, Yunus Emre'nin deyimiyle "nice bin kere kaçıp yedi deryalar geçsem" de dönüp soluklandığım, sevgilim İstanbul'a kavuştuğum, hasret giderdiğim semt.
Her şey kendi dünyasında
Bir öykümde "Zaten hep bir yerlere gidiyorum, hiçbir yere dönmeden" diye yazmıştım. Şimdi, karşımda Boğaz, deli bir su gibi akar giderken sözümü geri alıyorum. Çünkü günün birinde, er ya da geç, buraya döneceğimi, bu iklimde yaşlanıp burada öleceğimi biliyorum.
Evet, Güzelcehisar adına pek de yakışmayan bir durumda ama ne gam! Boğaz'ın mavisi eşsiz bir mavi. Kobalt mavisi kimi zaman, yağmurda kurşuni, sabahın seher vaktinde erguvan renginde. Günbatımında da öyle. Kimi zaman da lacivert, sonra bir bakıyorsunuz zümrüt yeşiline, turkuvaza dönmüş, siste gümüşlenmeden önce.
Gemiler ağır ağır geçerken işin içine beyaz da karışıyor. Sonra kırmızı, boz, pas renginde balıkçı tekneleri var burada ve yelkovan kuşlarıyla yalıların önünde suya bir dalıp bir çıkan karabataklar. Onlar siyah ama ne yalıların aşıboyasına ne kedilerin bakışına karışıyor renkleri. Karabatakların karasını ancak bir ressam karabilir paletinde. Onları ancak sehpasını Göksu'nun kıyısına kuran bir manzara ressamı başka renge boyayabilir.
Burada her şey kendi renginde, kendi dünyasında, yalnızca kendini anlatıyor. Hava ne sıcak ne soğuk. Eylül en güzel zamanı İstanbul'un, Boğaziçi'nin. "Günler kısaldı / Kanlıca'nın ihtiyarları / Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları" diye yazmıştı Yahya Kemal. Bu doğru ama günler kısalmaya başlamadı daha. Ve "beyhude" değil bu yörede sonbahar. Henüz değil.
|
|
|

|