|
Karga sürüleri, çıplak ayaklar ve Erdek'te mehtap
Herhalde 20-30 yıl olmalı Erdek'e hiç uğramayalı. Sürprizli bir kararla, 2 geceliğine Erdek'te plajlı pisinli, koskocaman bir tatil oteline düşüverdik.
Bendenizin hiç mi hiç yoktur tatil kültürüm. Bizim pancar motorunun tuşlarına milyonlarca kez basmış olan parmaklarım; geçinmemin bir aracı olmaktan çok, çocukluğumdan beri hayatımın bir amacı olarak, beyaz kâğıtlara harfler, kelimeler, cümleler döke döke varlığımı simgelemeye ve beni avutmaya uğraştığı için olmalı...
O nedenle de, bendeniz için tatil, "var olmak"tan kopma gibi gelmede...
***
Yenikapı'dan Bandırma'ya doğru kalkan Norveç yapımı koskocaman vapurun alt katları, sıram sıram arabalarla doluydu. Numaralı koltukların bulunduğu salonlar ise, geniş mi geniş, uzun mu uzundu.
Vapurun ayrıca iki de mescidi vardı; biri erkekler için, biri kadınlar için... Lavabolarında da, bazı erkekler ayaklarını yıkayarak aptes alıyorlardı.
***
Belki bendenize güleceksiniz ama, ben şimdiye dek hiç mescitli vapur görmemiştim.
Koskocaman vapurdaki kat kat araba dizileri, nasıl dış dinamiklerden uzantılı bir kalkınmanın göstergesiyse; mescitler de, köylü ağırlıklı, mesleksiz ve arazi yağmasına dayalı bir kentleşme sürecinin, hışımla ortaya çıkan ortak bir kimlik kartvizitiydi.
O nedenle Türkiye'nin kendine özgü kalkınma dalgalanmaları da, kutuplaşmaları keskinleştiriyordu.
***
Türkiye de, bir yerlere doğru gidiyordu; açık denizlere doğru mu, yoksa bazı gözcülerin uyarmaya çalıştığı gibi, kayalıklara doğru mu; bilemiyorum.
Bir yerlere doğru gidiyordu işte...
***
Balkonları denize bakan 120 daireli 4 yıldızlı otelin, en üst katındaki sonuncu oda ve balkona oturup şöyle bir bakınca; Çanakkale ufuklarına doğru masmavi bir gök altında, masmavi uzanan bir Marmara...
Türkiye'nin denizleri, kıyıları, dağları, vadileri, ormanları, gölleri, ırmakları, dereleri, boğazları da ne kadar, ama ne kadar güzeldi...
Ya oralarda yaşayan çoluk çocuk, kadın erkek, genç ihtiyar milyonlarca insanın yaşam kalitesi?..
***
Köpüklü bir light bira ve bir sigara...
Neden bir türlü:
- Bana ne be, ben mi sorumlusuyum çağları ıskalaya ıskalaya safsatalar içinde debelenip durmanın, diyemiyorum ki?
Belki de pancar motorundaki tuşların, bende yarattığı bir yazı bozulması...
***
Kırk yılda bir, bir tatil oteline gelmişsin işte, tadını çıkarsana...
Yok hayır, ille de aklın takılı kalacak; yavaş yavaş giden al bayraklı tabutlara; cami cinayetleriyle, cami linçlerine ve saçma sapan nutuklarla demeçlere...
***
Derken efendim otelin ucundaki balkonun alt yanından korkutucu bir hızla geçmeye başlayan kara kargalar... Peşpeşe yüzlerce, binlerce karga...
Hızla uçarak giden bu kadar çok karga sürüsünü de hiç görmemiştim...
***
Otelin bahçesi de ceviz ağaçları, palmiyeler ve zakkumlarla evrensel bir şıklıktaydı. Ortada masmavi bir pisin, çevresinde şezlonglar vardı. Pisinin dibine 2 yunus balığı figürü çizilmişti.
Alt kattaki yemek salonları, beyaz masalarıyla alçak setler üstünde bahçeye açılmıştı.
***
İlahi Erdek... 20-30 yıl önceki Erdek nerede, şimdiki Erdek nerede?..
Ben okuldayken de, babamın bir dostu otururdu Erdek'te; Erdekli Mehmet Efendi...
Bir okul tatilinde de 1-2 hafta geçirmiştim Erdekli Mehmet Efendi'nin, zeytin ağaçlarıyla zenginleşmiş mütevazı evinde; aynı yaşlardaki oğullarıyla, bomboş kıyıların kumsallarında dolaşarak, at binmeye çalışarak...
Ve ömür filminin Erdek'teki son karesi, lüks bir tatil oteli...
***
Oteldeki genç aileler, bebekleri ve küçük çocuklarıyla gelmişlerdi.
Bebeklerin çıplak ayakları... O miniminicik parmaklarla, miniminicik topuklar... Eğilip öpemeden edemediğim miniminicik pembe bebek ayakları...
Bikinili genç hanımların bakımlı güzel ayakları... Ve gölgelik bir kuytudaki bir şezlonga sırt üstü yatmış, yüzünü göremediğim bir erkeğin ayak ayak üstüne atma pozunda, diz kapağının üstüne koyduğu kocaman çıplak ayağı...
Kıvrık bir dizkapak ve üstünde azıcık yanlamasına duran koskocaman çıplak bir erkek ayağı...
***
Pazar sabahı TV kanallarında ne haberleri izleyebildim, ne gazete manşetlerini...
Otelde kimsenin gazete merakı yoktu. O nedenle de gazeteler gelmiyor; isteyenler, kendileri gidip alıyorlardı gazetelerini...
***
Neyse ki otelin sahibi ve az rastlanan gösterişsiz müteahhitlerden Rizeli Ensar Bey'in yardımıyla, geldi gazeteler...
İlk kez baştan sona okuyamadım hiçbirini...
Yer çekimsiz, anlamsız bir boşlukta kalakalmışım gibi hissettim kendimi; tatil keyiflerinin rengarenk çiçeklendiği bir tatil ortamında...
***
Kuzum Allah aşkına, tatil kim, ben kim?..
Pancar motoru takırdamalı her sabah... Bir sabah masanın kıyısında sahipsiz kalıncaya dek...
***
Güneş, kendine uygun kıpkırmızı bir ihtişamla değmeye başladı deniz ufkuna; altına yaydığı yatay, küçük, kızıl bir ışık çubuğunun üstünde; dev ve efsunlu garip bir bibloya dönüşerek...
***
Gece balkondan bakıldığında, Marmara'ya vuran mehtap; bir milyon şaire daha, on milyon şiir yazdıracak titreşimli bir tılsım şehvetinin aydınlığını döküyordu karanlık sulara...
***
Gelelim Lübnan'a asker gönderme sorununa...
Nerelere gitmedi ki şimdiye dek, zorunlu olarak askere alınan ve ancak nefer olabilen köylülerin oğlan çocukları?..
1950'den sonra dışa gönderilenler arasında ölen 71 bini de, şehit sayıldı gitti onların...
Dış görev üstlenmiş bazı komutanların botları da, askeri müzelere kondu.
***
10 yıl sonrasını öngörebilen var mı?
Belki de o nedenle tatilciler, ne gazete okuyor, ne de ajans haberlerini dinliyorlar...
10 yıl sonra minicik bebek ayakları da kimbilir nerelere koşacak?..
c.altan@prizma.net.tr
|
|