Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 09 Eylül 2006 / Cumartesi  
   Milliyet Online    Blog    Emlak    Otomobil    İnsan Kaynakları    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    Mobil 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
  Otomobil

Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Teksas'ta av! (1)

SAN ANTONIO, TEKSAS

Uçsuz bucaksız topraklarda güneş doğuyor. Harikulade bir manzara. Gökyüzüyle yeryüzünün kucaklaştığı yer, yangın yeri.
Nefes bile almak yasak!
Yaklaşıyor av, bir kara gazel. Siyah beyaz boynuzları, gözleri, ince uzun boynu ve yürüyüşüyle ne kadar zarif.
Ufuk, tüfeğini doğrultuyor.
Tek bir kurşun! Sesi çınlıyor, kulağımı delip geçiyor. Kara gazel aynı anda yere kapaklanıyor, bir iki kez titredikten sonra hareketsiz kalıyor.
Ufuk bana dönüp:
"Unutma, avlamakla öldürmek ayrı şeyler" diyor, içimden geçenleri anlamışcasına, belki de teselli ediyor beni.
Sabahın ilk ışıklarıyla çıkan hafif rüzgârda, Teksas'ın ot kokuları... Bu yakınlarda bir akşam vakti, tekneyle Ayvalık kanalına girerken, Cunda adasının tepelerinden kopup gelen ot kokusunu da içimize çekmiştik.
Ne tuhaf, doğanın ot kokusuyla bile insana bu kadar yaşama sevinci verebileceğini daha önce hissetmemiştim.
Ufuk Güldemir'e soruyorum:
"Houston'da doktor sana, 'Kansersin, birkaç aylık ömrün var!' dediği zaman neler hissettin?"
Ufuk'la, sevgili kardeşimle göz göze geliyoruz. "Bu gazeteci milleti ne garip, nasıl da ayrı bir kategori, işte sormadan duramadı!" diye düşündüğünden eminim.
Bakışlarında bir an bir acı kıvrılıyor.
Geçen haziran ayı, trendeyim.
Köln'den Münih'e gidiyorum, Dünya Kupası'nda. Bilgisayarımı, e-maillerimi açtım. Birden yüreğime sipsivri bir bıçak saplandı.
Haber Ufuk'tan geliyor:
"Sevgili Hasan Ağabey;
Kanseri öğrendiğim günlerde, hele karaciğerde de dört ayrı metastas olduğunu söylediklerinde dünyam yıkıldı. Buradaki doktorlar, 'You have months' (Sadece ayların kaldı) dediler. Bu durum halen değişmiş değil. Tedavi başladı ama olumlu bir tesiri olup olmadığını bilmiyorum.
Ama değişen bir şey var:
Genlerimde ne kadar kanser varsa, bir o kadar da mücadele ruhu var, bilirsin. Karar verdim, mücadele edeceğim kanserle... O yüzden sana söz veriyorum, seni ava götüreceğim. Sevgili ağabeyimi çok öpüyorum."
Hayat ne zormuş...
Birkaç zoraki satır tıklıyorum:
"Sevgili kardeşim; kanseri yeneceksin, en ufak bir kuşkum yok. Eminim, bu kez sözünü de tutacak ve beni ava götüreceksin. Sevgili karını, Gaya'yı da öp tarafımdan..."
Büyük balığı kim tutacak?
Ufuk mu, Gaya mı, ben mi?
Oltaları salladık, güneşi batırıyoruz göl kıyısında. Yine o ot kokusu Teksas'ın, insana yaşama sevinci aşılayan...
Yüzler gülüyor.
Ufuk'un espirileri Teksas'tan İstanbul'a kadar uzanıyor, Sedat Ergin'e de, Okay Gönensin'e de... Herkesi bir güzel ince ince doğruyoruz, kahkahalarla. Gölün üstü renk cümbüşü, günün son ışıkları vuruyor...
Yaşamak ne güzel şey!
Balık, üçümüzün oltasına da geliyor. Ama en büyüğünü ben tutuyorum.
Büyük ağızlı tatlı su levreği ile fotoğraf çekiliyor. Gözleri kocaman, cam gibi. Ufuk, iğneden kurtarıp gerisin geriye suya atıyor levreği. Bu gölde balık avlamanın kuralı böyle...
İki yanımız ceylanlar!
Çalılıkların, kaktüslerin arasında geyik sürüleri dolaşıyor. Aralarında yavrularıyla kara yaban domuzları. Simsiyahlığın içinden çıkan bembeyaz, sipsivri dişlerinin görüntüsü insanı irkiltiyor.
Jiple geçtiğimiz yerlere kürekle mısır taneleri atıyor Mark. Javelina adındaki domuzlar gelip yesin diye, avı avcıya yaklaşsın diye.
Yine yasak nefes almak.
Bu kez tüfeğini doğrultan Gaya. Ufuk fıslıyor, "Kendini en rahat hissetiğin anda tetiği ez" diye.
Eziyor Gaya, iki kez eziyor tetiği. Sabahın sessizliğinde üstüste iki çınlama. Birincide debelenip kaçmak isteyen javelina, Latin Amerika domuzu, ikincide kapaklanıp kalıyor.
Benim kafamda Ufuk'un yanıtı.
İçim allak bullak.
Şöyle diyor:
"Doktor, senin birkaç ayın var dedi pat diye. Sana bir tebliği yapıyor. Senin söyleyeceğin bir lafın kalmıyor. Çok ağır Hasan Abi, çok ağır..."
Bakamıyorum Ufuk'a.
Gaya yutkunuyor.
Ağaçların arasında bir ateş topu, kızıl bir portakal. Teksas'ta güneşi batırıyoruz.
İkinci yazı yarın...

Ufuk Güldemir'le Hasan Cemal'in (oturanlar) av hatırası...

h.cemal@milliyet.com.tr








Taha AKYOL
Atatürk ve Karabekir
İYİ haber: Yapı Kredi Yayınları (YKY), Kâzım ...
Çetin ALTAN
1962'de alınmış ilk buzdolabını uğurlarken...
Mutfakların, mangallı maltızlı, gaz ocaklı, t...
Melih AŞIK
İnönü örneği...
'Ben mesela geçenlerde bir şehit annesine tel...
Fikret BİLA
Söndürme filosu kuralım
Orman yangınları Türkiye'nin canını yakıyor. ...
Hasan CEMAL
Teksas'ta av! (1)
Uçsuz bucaksız topraklarda güneş doğuyor. Har...
Güneri CIVAOĞLU
Ortadoğulu-laştırdık-larından...
ABD, Avrupa ve Türkiye "trendleri" araştırmas...
Abbas GÜÇLÜ
Boş kontenjanlar ne olacak?
Anadolu liselerinde 5 bin, üniversitelerde is...
Semih İDİZ
Avrupa sağı, din ve kültürü istismar ediyor
Türkiye Avrupa'ya dahil mi? Avrupa sağına gör...
Sami KOHEN
Kâbil de Bağdat'a benzedi
Afganistan'ın başkenti Kâbil'den dün TV ekran...
Hasan PULUR
Münir Nurettin'den Emel Sayın'a...
MİLLİ maçı seyrettik, Türkiye'ye göre minicik...
Derya SAZAK
Yargıdan Köşk'e
Yargıtay Başkanı Osman Arslan, adli yıl açılı...
Meral TAMER
IKEA'nın köfteleri çok leziz
Hafta içinde gazetelerde IKEA ile ilgili habe...
Tamer HEPER
Sen mutlu ol yeter!!!
Vatandaşın günlük hayatta neler çektiğini, na...
Yaman TÖRÜNER
Dünya ekonomisine bir bakış
1982 - 2002 yılları arasında ABD ekonomisi yı...
Güngör URAS
Bizimkiler devleti, onlar müzeleri soyuyor
Milliyet'in geçen perşembe günü Anadolu baskı...
M. Ali BİRAND
Türk el sanatını Lindos'a taşıyan Yunanlı
Çok sözünü ediyorlardı, ancak pek yolum düşme...

© 2006 Milliyet