|
 |
|
|
Tatil yan gelip yatma yeri midir?
Bir köşeci için tatil herhalde yan gelip yatma yeri değildir! Çalıştım ben. Bot şişirdim. Üstelik de günlük tuttum, kafamda...
tubakyol@yahoo.com
Minicik bir ayak pompasıyla kocaman bir botu şişirmeye çalışıyorum. Yanımdan geçen Avustralyalılar gülüyor. "Fazla yavaş" diyor biri. "Sence şişecek mi bu?"
Şişecek. Eğer çatlak patlak değilse; ne kadar sürecekse sürecek, illa ki şişecek.
Sandalyemi güneşe doğru çeviriyorum. Güneş koruyucuya bulanıyorum. Şapkamı takıyorum. Bir sigara yakıyorum. Bir ayağımı önümdeki sehpaya uzatıyorum. Diğeri pompanın üstünde hâlâ: Fıs fıs fıs.
Diğer Avustralyalı saatini gösterip kikirdiyor: "Kaç sigara sürer bunun şişmesi? 10, 20... 100?"
Frederic Beigbeder'in "Romantik Egoist"ini açıyorum. Son sayfasına bakıyorum. 288 sayfa. Biramdan bir yudum alıyorum.
"288 sayfa, 100 sigara, 10 bira" diyorum.
20 sayfa, 5 sigara ve sadece 1 bira sonra...
Bu ucuz, Çin malı şeyin yüzüp yüzmeyeceği hâlâ belirsiz de olsa en azından şeklen bir bot olduğu ve patlak olmadığı ortaya çıkıyor. Ben de bu esnada "Romantik Egoist"ten esinle bu haftaki yazım yerine geçecek olan günlüğü kafamda yazmaya başlıyorum.
Bırakınız Beigbeder gibi sosyetik trendsetter olmayı, trendy bir kimse de değilim -ki Bodrum'da bile değilim, Assos'tayım.
Üstelik de "pompalamak" derken en ufak bir argo gönderme dahi yapmıyorum -ki Beigbeder'in kitabında "pompalamak" sözü geçiyor olsaydı, onun kastı kesinlikle Çin malı bir botu Çin malı bir pompayla şişirmek olmazdı.
Bense burada oturmuş, bir yandan güneşlenirken diğer yandan ayağımla fıs fıs'lıyor ve... İnanılmaz ama gerçek: En azından zihnen... Çalışıyorum.
Yoksa bir köşeci için tatil herhalde yan gelip yatma yeri değil midir?
Sevgili günlük...
CUMARTESİ: Her tatil öncesi olduğu gibi sevgilimle kavga ediyoruz. "Tamam o zaman, hiçbir yere gitmeyelim" deyip küsüyorum. "Tamam!" deyip arkasını dönüyor. İki dak'ka sonra küskün küskün mırıldanıyorum: "Assos'a gidelim bari..." Kızgın kızgın mırıldanıyor: "Olur!"
İnternetten Assos iskelesindeki otellerin listesini buluyorum: "Sen ara."
Rezervasyon için ben ararsam, mutlaka bir şeyleri sormayı unuturum, o da "Şunu bunu sormadın. Üf ya, versene şu telefonu, ben arayayım diğer oteli" diye arıza çıkarır.
Telefonla o konuşuyor.
Arızayı ben çıkarıyorum.
PAZAR: Assos'tayız. Buradaki en ünlü kimse benim galiba. Peki niye kimse beni tanımıyor?
PAZARTESİ: Hangi salak tatile çıkarken yanına para almaz? Biz. Tüm Türkiye'yi İstanbul zannediyoruz, sanki Anadolu'nun dağı taşı dört bir yanı ATM dolu. En yakın banka yarım saat uzaklıkta.
Ve o banka da bizim bankamız değil!
Buralarda sadece Ziraat Bankası ve İş Bankası varmış. Diğer bankalar için ta Çanakkale'ye gitmemiz gerektiğini söylüyorlar.
Saçmalamayın! Daha yakın bir yerde mutlaka vardır işimize yarayacak bir ATM.
30 yaşın üstünde, kentli ve kendine had safhada güvenli bir kadın tonuyla telefona sarılıp "alo banka"mı arıyorum: "Ben Assos'tayım. Buraya en yakın 'altın noktalı' ATM'nin yerini söyler misiniz lütfen?"
Telefona bakan kız önce kekeliyor: "As, as..." Sonra da bana "altın nokta"lı bankaların isimlerini saymaya başlıyor.
O bankaların adını ben de biliyorum.
Bir de nerede olduklarını bilsem...
SALI: Diğer her şeyi kredi kartıyla ödeyeceğimize göre, eğer günde bir paket sigara içer ve sadece tatilde kendime yeme izni verdiğim midye dolmalardan her gün sadece 20 tane yersem, üstümüzdeki paranın bize yeteceğini söylüyor sevgilim.
Öğlene kadar stresten bir paket sigarayı bitiriyorum. 30'uncu midye dolmamı yerken soruyorum:
- Niye sadece benim ihtiyaçlarımı kısıyoruz?
- Çünkü sadece senin ihtiyaçlarına para harcıyoruz.
ÇARŞAMBA: Çanakkale'deyiz. "Hazır buraya kadar gelmişken Arkeoloji Müzesi'ni mi gezsek?" diyorum sevgilime. "Olur" diyor. "O zaman 'Çanakkale içinde aynalı çarşı'ya da gidelim." Yine "Olur" diyor.
Çanakkale içinde Çin malı cennetinde buluyoruz kendimizi aniden. Çin malı bot, Çin malı şnorkel, Çin malı ne bulursam alıyorum. Sadece para çekmek için buraya gelmemiz hiç mantıklı değil, bari biraz da para harcayalım.
Arkeoloji Müzesi?
Bu sıcakta müze mi gezilir? Hemen dönelim, ben botla gezeceğim!
Böylece başladığımız yere döndük. Botumu şişirip Beigbeder okurken zihnimde bu günlüğü yazmaya başladığım yere...
Avustralyalılarla tekrar karşılaştığımızda bot sadece şişmiş değil, aynı zamanda tuzlu ve ıslak. Tebrikleri kabul ediyorum.
PERŞEMBE: Bot kıyıda duruyor, ben şnorkelle balıkların peşine takılıyorum. Sonra kanoyla geziyorum.
CUMA: Bot ve şnorkel kıyıda duruyor. Ben kanoyla geziyorum.
CUMARTESİ: Botu indirmek şişirmekten daha zor. Ayak pompası bu kez içeri değil dışarı hava fıs fıs'larken botu şişirdiğim aynı yerde oturuyor, yine sigara ve yine bira içiyorum. Getirdiğim tüm kitapları okuyup bitirdiğim için burada bulduğum, kim bilir kimin unuttuğu İngilizce bir kitabı okuyorum.
İki ayağım da önümdeki sehpanın üzerinde bu esnada. Ama ayak pompasından fıs fıs sesler gelmeye devam ediyor.
"Sen kaç saatte şişirmiştin bunu?" diye soruyor sevgilim, ayağıyla pompaya basmaya devam ederken...
"Biraz da ben yapayım istersen" diyorum.
"Keyfine bak" diyor.
Denize bakıyorum.
Taş ya burada yer, hatta gök ve tabii deniz; sakin dalgaların taşların üstünden çekilirken çıkardığı hışırtılı tıkırtıyı dinliyorum.
Hışır, tıkır tıkır / hışır, tıkır tıkır...
* * *
"Deep summer is when laziness finds respectability."
Bir yerde okumuştum bunu.
Azıcık süsleyerek çeviriyorum bu cümleyi kendime: "Yaz, tembelliğin nihayet hak ettiği saygıyı gördüğü muhteşem mevsim."
Yaz bitti.
|
|
|

|