|
Ayakta kalmanın bedeli: Beyrut
Şuncacık uzaylarımızda binlerce sıyrık ve yara, adlandırılmadan kendi kendini tedavi ediyor, edemiyor ve unutuluyor. Bu yaralar, uzaylarımızın boşluğunda dönmeye başladığında artık sonraki yıllarımızda zaman zaman yörüngelerine gireceğimiz birer gezegene, hatta güneşlere dönüşüyor. Bütün bunlar gövdelerimizin neresinde birikiyor? Ayakta tuttuğumuz bu gövde, yaralar ne kadar biriktiğinde çektiği eziyetin intikamını alıyor bizden? Ayakta kalmanın, kendini ayakta tutmanın bedeli ne zaman, nerede ödeniyor? O bedel ödeme gününün yaklaşmakta olduğu bize işaretlerle bildiriliyor da biz mi korkuyoruz kabul etmekten?
Karşılığını bulamadım
Beyrut'ta, berbat bir otel odasında, sabaha karşı kalkıp böyle yazdım. Böyle yazdım çünkü bir kelime kıtalar arasında takip etti beni. Bir işaret gibi... Bu sözcüğü ilk duyduğumda Brezilya'daydım. Sonra Hindistan'da karşıma çıktı. Ardından İsviçre'de ve şimdi Beyrut'ta. İngilizce bir sözcük bu. Ne Türkçe karşılığını bulabildim henüz ne de Osmanlıca. Ama "Yok karşılığı" da diyemem. Zira öyle bir sözcük ki bu, bizim topraklarımıza uğramış olmalı muhakkak. Uğramamışsa sonumuz fena. Siz biliyorsunuzdur belki:
Resilience ...
Anlamı şu:
Kendi yaralarını tedavi etme becerisi.
Kendi kendini iyileştirme yeteneği.
Ayakta kalma yeteneği bir bakıma. Aldığı yaraları unutarak, yok sayarak, umursamayarak ya da kendi kendine yalandan neşelenerek değil, tedavi ederek, sağaltarak.
Var mı böyle bir sözcük?
Yoksa biz, hepimiz unutmuş gibi yaptığımız yaralarımızın uyduları mıyız?
Bu toprakların kaderinde "iyileşme" yok mu acaba? Sözcükler insanlığın yaşantılarından yaratıldığına göre ...
Her ülke, her halk bana iki şey söyledi hep bugüne kadar. Birincisi, gazetelerde yazmam içindi. Gün ışığında söylenen sözlerdi bunlar. Ama sonra, ama hep, bir de gece fısıldadı şehirler kulağıma. Onlar, bir gün beni mülteci olarak gazeteciliğe gönderen edebiyat ülkesine döndüğümde söylenmek üzere duruyor. Ama bu kez en azından bir tanesini söylemek istedim.
Gece, adam ve turuncu çember
Beyrut'ta bir gece uzun uzun dönen bir ateşte eriyip gittim. Kıyıda, savaştan uzakta, denizin kıyısında bir adam, elindeki küçük mangalı kolunu çevire çevire döndürüyor, gecenin içinde turuncu bir daire oluşuyordu. Daire daha çizilirken ışığından peşinden gelen karanlık turuncu alevi yiyordu. Adam, kıyıda nargile içenler için köz hazırlıyordu, bir hışım.
Rüzgâr aldıkça turuncu iyice kızarıyor, canlanıyor, canlandıkça adam yoruluyordu. Bu adam, birkaç hafta önce bu kıyıda durmuş denize bakıyordu. Uzaklardan gelen uçakların, bombaları şehrin neresine bırakacağını düşünüyordu. Ve şimdi bunca çaba, bunca kol ağrısı bir nargilenin tütmesi için harcanıyordu. Beyrut'ta bir adam, kolunu çevire çevire, gecede turuncu bir çemberi döndüre döndüre ayakta kalıyordu.
Diyorlar ki Beyrut, bin yıllardır kazandığı bir beceriyle, mecburen geliştirdiği bir yetenekle yaralarını sağaltmayı öğrendi.
Diyorlar ki, savaş onlardan çok bizi telaşlandırmış. Diyorlar ki... Okuyacaksınız, çok şey diyorlar. Dediler. Yakında bu gazetenin sayfalarında, Lübnan'ın güneyinden kuzeyine bir yolculuğa çıkacağız sizinle. Ama o gece, o adam, o turuncu ışık çemberi... Nedir ayakta kalmanın, kendini ayakta tutmanın bedeli?
İnanırım ki şehirler, inanılmayacak derecede insanlara benzer. Her şehrin bir insan gibi bir mizacı vardır. Yıkılmaya, düşüp düştüğü yerde kalmaya vakti olmayan biri gibi Beyrut şimdi. Dışarıdan bakınca hissiz sanacağınız biri gibi... Ama bilirsiniz, öyle insanların da eteklerindeki döktükleri bir an vardır. Avuçlarının yukarı açık kucaklarına düşürdükleri bir anları. Yaralarını anlattıkları... Sizce Beyrut bize kendini, kimseye anlatmadığı gibi anlatır mı?
ecetem@hotmail.com
|
|