|
"Yazarlar"a karşı barbarizmin pençesi ve Köyceğiz günleri noktalanırken...
M.Ö. 330 yıllarında Büyük İskender tarafından kurulmuş olan İskenderiye kenti, özellikle o tarihe kadar görülmemiş büyüklükteki Fener'i ve görülmemiş zenginlikteki Kütüphane'si ile meşhurdu.
Ve İskenderiye'yi fetheden Sezar'ın askerleri tarafından ilk kez yakılmıştı. Kalıntıları da, yıllar boyu daha kaç kez yakıldı.
* * *
"Barbarizm" sözcüğü, genellikle "dilini doğru dürüst değerlendirme yeteneğinden yoksunlukla, içi boş kavramlar uydurma karmaşası"nı belirtmek için kullanılır.
Daha geniş anlamda ise "barbarlık", insanlığın yarattığı ortak değerleri algılayabilecek bir gelişmişlikten yoksunlukla, onları rahatça yok edebilmeyi "zafer" sayma ilkelliğidir.
* * *
Psiko-sosyolojik açıdan bakıldığında, her öfkede biraz da barbarlık vardır.
Ancak burada görmezlikten gelinen sorun şudur:
1- Kimler nelere hemen öfkelenip, onu yok etmeye kalkmakta?
2- Kimler, aynı "nedenler"e hiç mi hiç öfkelenmemekte?
3- Kimler, "kaba kuvvet"in üstünlüğü yerine, "hukuk"un üstünlüğünü kabul etmekte?
* * *
Türkiye'de, son 100 yılda toplatılmış, yasaklanmış kitapların dökümüyle; öldürülmüş, mahkemeye verilmiş, cezalandırılmış ozan, yazı adamı ve sanatçıların bir dökümü yok.
Böyle bir katılığın, Türkiye'ye ne kazandırmış olduğuna gelince; bireylerin "yaşam kalitesi" açısından, neden Yunanistan'ın da 60 basamak altına düşmüş olduğumuzu, enine-boyuna incelemek gerekir.
Ola ki, bir "şeffaflık" eksikliğinin de etkisi büyük olmuştur, böylesine gerilere düşmüşlükte ve bir türlü "gelişmiş"liğe terfi edememişlikte.
* * *
Bu tür konuları biraz daha düşünmeyi, "düşünmeyi" sevenlere bırakalım ve 1940'lı yıllara uzanalım.
Pierre Louys'in "Afrodit" romanı, o yıllarda Türkçeye çevrilmişti ve "edepsizce" bulunduğu için hemen toplatılıp, mahkemeye verilmişti.
Romanın çevirisini yayımlayan kitabeviyle çevirmenin davasını, Esat Mahmut Karakurt almıştı.
Esat Mahmut Karakurt, şöyle diyordu savunmasında:
- Dünya klasiklerinin genç kuşaklar tarafından okunmasını yasaklayalım da, mahkeme duvarlarına mı asalım o klasikleri?
* * *
Vaktiyle İtalya'da Mussolini de, kendi Faşist Parti'sinin iktidarını, bir yığın ceza maddesiyle zırh içine almıştı.
Sonradan 1945'te, kurşuna dizilip bacağından ters asılmış fotoğraflarını görmüştük Mussolini'nin.
Politikada ceza maddelerini, bir zırh olarak kullanma kurnazlıkları, pek de uğur getirmiyordu ülkelere...
* * *
Dünkü Radikal'de, neredeyse sayfayı kaplamış şöyle bir başlık vardı:
"Antalya'da fırtına: Bir ölü; 11 yaralı - 4 milyon dolar bütçeli Altın Portakal Film Festivali'ni ağırlayan Antalya'ya üç saatlik fırtına yetti. Üç yaşında bir çocuk öldü"
2 resimaltı da şöyleydi:
"Önceki gece 23.00'te başlayan fırtınada elektrik ve telefon telleri zarar gördü. Uçaklar pistte biriken su nedeniyle alana inemedi"
"Kipa Alışveriş Merkezi'nin çatısı annesiyle alışverişe çıkan üç yaşındaki Merve Taş'ın üzerine çöktü"
* * *
Fırtına, Antalya'nın da, Altın Portakal Film Festivali'nin de, dolayısıyla Türkiye'nin de, sanki suratına tükürür gibi davranmıştı.
Bir bakıma TCK'nın 301'inci maddesine göre, bir "aşağılama" sayılmaz mıydı fırtınanın yaptıkları?
Ama fırtına, "büyüklerimizi övme ve övünme" ötesinde, "yazı"ya layık olmaya özenmiş bir kalem adamı değildi; mahkemeye verilemedi.
* * *
Çalkantılı bir döneme girildiğinin, her gün artan örneklerini de izleyerek; 2 hafta süresince ormanlarla, denizlerle, göllerle, kumsallarla, yerel lokantalar ve damıtılmış dostlarla dantellenmiş olarak geçen Köyceğiz günlerini, yine noktaladık.
* * *
Hasan Bey'le, eşi Cahide Hanımın; her yerde pek rastlanmayan bir zarafetle kendi lokantalarında özel olarak hazırladıkları; incecik taze asma yaprağından, orta parmak boy ve inceliğindeki zeytinyağlı enfes yaprak dolmaları...
* * *
Köyceğiz Çarşısı'nda, birkaç masayla kaldırıma da taşmış olan, o küçücük cızbız köfte ve piyaz lokantacığı...
Kendi gayretlerinin özerkliğinde, mutfakla masalar arasında bizzat hizmet veren Mehmet'le eşi Sebahat Hanım'ın; aynı tür köfteyle piyaza bayılan babamı da, bana özleten hatırşinaslığı...
* * *
Ya bizim Kızılyaka'daki güveçte kuru fasulye ve çeşit çeşit fırında pide virtüozu dostum Osman Aydın'la, eşinin yarattıkları hayat mucizeleri...
* * *
Bendeniz öteden beri hayranımdır, kendi mutfak üretimlerinde karı-koca çalışarak, çıplak hayatta her türlü zorluğu boynuzlarından tutup yere çökerten ailelere...
Köyceğiz'in mıknatısına tutulup gelen Koliba'cı Suna-Ahmet çiftinin de kulakları çınlasın.
O nedenle Köyceğiz ve dolaylarında rastladıklarımla da başlayan dostluğumuz yıllar içinde katmerlendi gitti.
Ne yerel, ne evrensel çalkantılar; kolayından fiskeleyemez onları, ceza maddeleriyle zırhlanmış olmasalar bile...
* * *
Yaptığı meslek okullarından birine, -utana sıkıla açıklıyorum- bendenizin de adını verdiği için; tüm teşekkürlerin bittiği yerlerde başlayan, hiç kullanılmamış teşekkürlerle, kendisine teşekkür ettiğim Cengiz Sani de, İzmir'den kalkıp geliverdi Köyceğiz'e.
* * *
Sıklaşan sokak çatışmalarını, alevleri acıklı büyük yangınları, yol kazalarında ölüp gidenleri, işkence görmüş çocuklarla kadınları ve Ankara polemikleriyle; "vatan-millet" sloganlarını, dönerci satırı gibi kullanan "yazar yamyamlar"ını unutmak için; o kadar yumuşacık bir ortam ki Köyceğiz pastorali...
* * *
Ama işte, yine de unutamıyor insan ve bir türlü kurtulamıyor bir iç çekişten...
c.altan@prizma.net.tr
|
|