|
Ramazan geldi hoş geldi, baklava tepsisi boş geldi
Ee işte yine bir ramazan ayının ilk günü...
Yüzlerce yıl, kendi köyleriyle kasabalarının daracık çemberleri içinde; bir kent bile görmeden, gerek kendi ülkelerinde, gerek dünyada olup bitenlerden habersiz yaşamış insancıkların; daha çok dış dinamiklerin dalgaları altında, önce elektriğe, sonra radyoya, sonra televizyona, sonra cep telefonlarına kavuşmaları ve "karayolları seferberliği" sonucu; başta İstanbul, batı kentleriyle kıyılarına doğru akmaya başlamaları...
Gitgide keskinleşen kutuplaşmalar, epey uzun süreceğe benzeyen netameli bir dönemin de hızlanmakta olan çalkantıları...
* * *
"Kalkınma", "gelişme"yle aynı tempoda olamadığında; toplumsal belaların da kapılarını kırıp açar.
Tıpkı kendi daracık çemberleri içinde, miyop olduklarını bilmeyen insancıklara, birer uzak gözlüğü taktığında; -artık bir cep telefonları olsa bile- yatları, katları, villaları, terasları, arsaları, parsaları göre göre, bilinçsiz bir öfkeye kapılmaları gibi...
* * *
Bilinçsiz öfkeler ise, ortak bir kimliğe sığınma adalarıyla cadı tırnaklı kutuplaşmalar doğurur sürekli...
Bayat plakları döndürüp durmakla yetinmek zorunda kalan politikacıların sık sık tekrarladığı gibi de:
- Milletimizin gücü her türlü sorunun üstesinden gelmeye yeterli... Olmayabilir de...
* * *
Geçen ramazanın ilk gününde, medyada neler ön plandaydı, bugün neler ön planda?
Bir dahaki yılın ramazanına kadar, ne tür çalkantılar yaşanacağını tahmin edebilecek kimse var mı acaba?
* * *
Henüz daha kasabalarda elektriğin, evlerde de telefonun bulunmadığı dönemlerde; Ref'i Cevat gibi, Kaldırcan Kaflı gibi, Sermet Muhtar gibi, Nurettin Artam gibi 50'sini, hatta 60'ını geçmiş yazarlar, eski ramazanları yazarlardı.
Ve her yeni gelen ramazanda bir kez daha yazarlardı eski ramazanları..
* * *
Bendeniz dahi, 32-33 yaşlarındayken, çocukluğumun ramazanlarını yazmaktan hoşlanmaya başlamıştım.
İstanbul'un taşra yağmasına uğramasından ve endüstri üretimiyle kök salmamış bir "burjuva imajı"nın tümden ırgalanmaya başlamasından sonra; Türkçe dilinin "yazı lezzeti" de kuşaklar arasında bir köprü yaratamaz oldu.
* * *
Gerek Refik Halit'in "Memleket Hikâyeleri"ndeki, gerek Ercüment Ekrem'in "Beyaz Şemsiyeli"sindeki, gerek Peyami Safa'nın "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu"ndaki, gerek Reşat Nuri'nin "Akşam Güneşi"ndeki, gerek Falih Rıfkı'nın "Çankaya"sındaki, gerek Haldun Taner'in "Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu"sundaki Türkçenin kullanım lezzetindeki tadı, akide şekeri emercesine çıkaran kaç kişi kaldı ki?
* * *
2006 yılının da sonuna doğru, Türkçeyi en güzel kullanmış olan kalemlerin tadına varacakların da iyice azalmış olduğunu tımbırdatarak, yeni bir ramazana daha girmek...
* * *
Oysa bizim folklorumuz da ne kadar zengin ve değişiktir...
Örneğin Bektaşi fıkralarına bir bakın. Cennetmekânlığın en gösterişli modeli olma bencilliğine tutulmuşlara karşı, ne iğneli dokunduruşlar vardır o fıkralarda...
* * *
Bendenizin de, elimden geldiğince katkı yapmaya çalıştığım bir Bektaşi fıkrası:
Bektaşi babasına sormuşlar:
- Baba erenler, ramazan hakkında ne düşünüyorsun?
Bektaşi babası:
- Vallahi, demiş; iftara bir şey dediğim yok ama, şu sahuru da öğleye alsalar daha iyi olurdu.
* * *
Ramazanla ilgili eski fıkraları da tazeleyelim biraz:
Bektaşi babasını oruç yerken yakalamışlar:
- Saçından sakalından utan bre, demişler; ramazan günü oturmuş, hapur hupur pilav yemeye hiç mi sıkılmıyorsun?
Bektaşi babası:
- Eee ne yapayım yani, demiş; ramazan gider, yine gelir. Ama baba erenler bir gitti mi, bir daha bok gelir.
* * *
Yine oruç yerken yakalamışlar Bektaşi'yi. Söve saya başlamışlar azarlamaya baba erenleri...
Bektaşi'nin verdiği yanıt şöyle:
- O kadar kızıp öfkelenmeyin yahu... El âlem 11 ay, sabah akşam tıkınadurup, göbek şişirirken; baba erenler aç biilaç dolaşıyordu. Şimdi hepsini aç yakalayınca, öcümü alıyorum; anlasanıza beni tosunlar!
* * *
Bülent Ecevit'ten bir şiirle bitirelim yazıyı:
Promete Kentte
Promete şimdi kentte
kayalara bağlı değil
beton duvarlarla çevrilidir
kartalların giremeyeceği bir semtte
kendi kendini kemirir
c.altan@prizma.net.tr
|
|