|
Gerçek katil, katili arayan dedektifin kendisi olduğunda...
Nedense birkaç gündür aklım, evlere henüz radyonun girmediği dönemlerdeki ramazan gecelerinde; annemin, toplanıp minderlere oturmuş ev halkına yüksek sesle okuduğu "Sarı Odanın Esrarı"na takılıyor.
Yatılı ilkokula başladığım yıllardaki bir yaz tatilinde; hamam odasındaki karyolanın, yorgansız çarşafsız kalın döşeği üstüne, yüzü koyun kapanıp, aynı romanı bir daha okuduğumu hatırlıyorum.
***
Bendenizin doğduğu tarihte hayattan ayrılmış bulunan Gaston Leroux, Paris basınında polis muhabirliği yaparak da bilenmiş, ünlü bir "gizemli cinayetler" romancısıydı.
Yazdığı eserlerden özellikle ikisi, "Sarı Odanın Esrarı" ve "Siyahlı Kadının Kokusu", tüm dünyada çın çın çınlamış ve Türkçeye de hemen çevrilmişti.
***
"Sarı Odanın Esrarı"nda; pencereleriyle kapısı içeriden kilitli bir odada, bir cinayete kurban giderek ölü bulunmuş bir kadının katili aranıyordu.
Ve katili arayan yaşlı bir dedektif vardı. Rultabiy adında genç bir gazeteci de ilgileniyordu cinayetle ve katilin o yaşlı dedektif olduğunu çıkarıyordu ortaya.
Yaşlı dedektif, kadını dışarıda ağır yaralamış ve kadın odasına kaçarak kapıyı kilitledikten sonra içeride düşüp ölmüştü.
***
Son günlerde aklım neden takılıyor ki, o eski romana?
Belki de Vatan'da Mustafa Şekeroğlu'nun haberinden öğrendiğimize göre; lüks otomobillerle zengin kılığına girip siteleri soyan 43 kişilik çetede; büro şefleriyle birlikte 11 de polis bulunduğu için...
Ama daha da tuhafı, çetenin elebaşısı, Florya'da işlettiği kumarhanesinde, Susurluk kepazeliğinin bir sanığı ile birlikte yakalanmış.
***
Çete sanıklarının, vatanı herkesten nasıl daha çok sevdiklerini ve insanların malını çalan hırsızlara, nasıl diş bilediklerini, bağıra çağıra anlatmalarını da düşündükçe...
Aklımın; gerçek katilin, katili arayan dedektifin bizzat kendisinin çıktığı "Sarı Odanın Esrarı"na takılması doğal.
***
Bir de buna, Star'da Belma Toprak'ın; milli bir futbol antrenörümüzün, vatan aşkıyla İsviçreli bir futbolcuya nasıl tekme attığı haberini eklerseniz...
O tekme nedeniyle Türkiye'ye gelen İsviçreli turist sayısı, yüzde 60 oranında azalmış ve bu yüzden 150 milyon dolar zarar etmişiz.
Vatanseverlik gösterileri azgınlaştıkça, Türkiye'nin başı belaya giriyorsa...
Bir de şöyle düşünmek gerekmez mi:
- Acaba bu tür tekmeli tokatlı, bıçaklı tabancalı vatanseverlik gösterileri; gerçekte acaba hangi merkezlerin işine yarıyor, diye?
***
Graham Greene'in, istihbarat servisleriyle ilgili romanlarından, filme de alınmış olan "Sessiz Amerikalı" ile bundan 40-45 yıl önce çevrilmiş olan "Görevimiz Tehlike" dizisine de, arada sırada yeniden bakıyorsanız...
Aklınız takılmaz mı, bireylerin "yaşam kalitesi" açısından Türkiye'nin, nasıl olup da Yunanistan'ın 60 basamak altına düştüğüne?
***
Öyle görülüyor ki, Türkiye 10 yıl sonra, "insanların yaşam düzeyi" açısından, Bulgaristan'la Romanya'nın da altına düşecek...
Nasıl mı düşecek:
1- Bulgaristan'la Romanya önümüzdeki yıl AB üyesi olacağı halde; Türkiye daha 20 yıl Avrupa ailesine katılamayacağı için düşecek.
2- Vatanseverlik tekelini ellerinde tutanlar, Türkiye'nin şeffaflaşmasını engelledikleri ve şimdiye dek alınmış borçlarla, alınacak borçların nerelere harcandığını ve harcanacağını gizli tutmayı sürdürecekleri için düşecek.
3- Bu tür konuları kurcalayan kalemler, ihanetle suçlanabileceği için düşecek.
***
Son 80 yılda yurtseverlik naraları en çok Türkiye'den yükseldi. O sırada İspanya ile Yunanistan iç savaştan geçiyor, Almanya düşman çizmeleri altında eziliyordu.
***
Peki nasıl oldu da, Türkiye bebek ölümlerinde dünya birincisi; yolsuzluklarda baş sırada; bireylerin "yaşam kalitesi" açısından da 175 devlet arasında 95'inci basamağa oturdu?
***
Sakın, kendi ozan, yazar ve sanatçılarına zulmetmenin bedeli; sadece dış merkezlerin bildiği türden bir ihanet harakirisiyle ödeniyor olmasın?
c.altan@prizma.net.tr
|
|