|
Kim ister çocuklarının sürünmesiyle, ölüp ölüp gitmesini?
Liverpool-Galatasaray maçında, ilk yarının başlama düdüğü çalar çalmaz Cimbom'un yediği goller ve saldırıp duran bir avuç eşek arısına karşı, kollarıyla yüzünü gözünü savunmaya çalışma çaresizliğinin sönüklüğüyle, sünepeliği...
İkinci yarıda ise zavallı bir sünepenin yerini, 10 tepeden birden fışkıran yanardağların lavları almıştı.
***
3-0'lık yenilgi, beklenmedik bir biçimde 3-2'ye dönüştü.
Galatasaray'ın; ilk yarının ilk 8 dakikasındaki, o lastiği patlak kamyonet görüntüsündeki sünepeliği de olmasa; maç sonunda Liverpool, ıslak bir paspasa dönecek ve Anfield Road Stadı'nı dolduran gurbetçilerin avuçları yıldızlara uzanacaktı.
***
Ah o dışarıdaki Türk gurbetçileri... Onların yaşamları, onların dramları...
İçerideki megalomanyak politikacıların, son 200 yıllık bir keşmekeş sonucu ekonomide yarattıkları cenderelerle, ezilip tükenmiş ailelerden, dışarı fırlayıp giden limon çekirdekleri...
***
Dışarıda, özellikle de Almanya'da yaşayan Türk gurbetçilerin; "kara kafa" etiketiyle boynu bükük bir öksüzlüğe düşmeleri, -öyle sanılsa da- Türk ve Müslüman olmalarının bir sonucu mu acaba?
Yoksa bir türlü "köylü" yerelliğinden, "burjuva" evrenselliğine geçemeyişlerinin bir sonucu mu?
***
Evrensel burjuvazinin simgesi, etli şaraplı, kadınlı kahkahalı sofralar; köylü yerelliğinin simgesi ise kadınsız kahkahasız erkek erkeğe kahveleri...
Hem evrensel bir burjuvazi ortamında yaşam sürdürmek hem de onlara "ar ve namustan yoksun kefereler" gözüyle bakmak; "kara kafa" etiketinin öksüzlükle kanayan yaralarını açıyor gurbetçilerde...
***
İçeride, her türlü ekonomik geçim reçetesinden uzak, şoven ve mistik övünme balonları uçuruladursun...
Geçen hafta, yaz tatilini geçirmeye gelmiş, eşi de Alman olan ve Almanca konuşan genç bir gurbetçiyle tanıştım...
Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra, Doğu Almanya'ya yapılan yatırımlar nedeniyle, Almanların zora düştüğünden ve durumun pek de parlak olmadığından yakınıyordu.
Kendisi de çok mutlu değildi, çalışıp didiniyordu işte...
***
Genç gurbetçiye Almanya'nın neresinde yaşadığını sordum. Heidelberg'in hemen yakınındaymış evleri...
- Çok şanslısın, dedim; Heidelberg Üniversitesi'yle karşısındaki tepenin koruları içindeki "Filozoflar Yolu"ndan kimler geldi, kimler geçti; hiç merak ettin mi?
- Çalışmaktan zaman mı var, dedi; öyle şeylerle uğraşmaya...
Alman müziğini de hiç sevmiyor, akşamları bir memleket türküsü çalıyormuş, müzik çalarda...
***
Vaktiyle aynı tür yakınmalara İsveç'te de rastlamıştım, Hollanda'da da, İngiltere'yle Fransa'da da...
Endüstri Devrimi'yle burjuvalaşma sürecini ıskalamış, köylü ağırlıklı bir toplumun çocuklarıydık hepimiz.
Üstelik burjuvalaşmanın, yahut çağdaş uygarlık düzeyine varmanın şifresi olarak da; "üretim biçimlerindeki yöntem ve çağdaşlaşma" yerine, "eğitimi" ve "liselerle üniversitelerde okumuşluğu" benimsiyorduk.
***
Gerçek bir çağdaşlıkla, aramızdaki uçurumu da; "onlar-biz" ayrımına yaslanıp atıp tutma ve övünüp durmayla kapatmaya uğraşıyorduk.
AB üyeliği de yaklaşmak yerine, uzaklaşıyordu.
Ülke içindeki ihtirasların en geveze bülbülü ise politikaydı.
***
Hangi anne-baba ister, çocuklarının sürünmesiyle, ölüp ölüp gitmesini?
Üniversiteleri bitirmek dahi, acaba yetiyor mu, bu tür sakıncaların kerpetenlerinden kurtulmaya?
***
50 yıl önce Türkiye'de doğmuş tüm bebeklerle, Japonya'da doğmuş tüm bebeklerin, yarım yüzyıllık hayat serüvenleri karşılaştırılabilseydi; kimlerin ne kadar güvencesiz, kimlerin de ne kadar güvenceli yaşadıkları, daha somut netleşir ve bu farkın "nedenleri" de ırkçı ve mistik politika didişmelerine sarı kart gösterirdi...
***
Galatasaray yenilmiş de olsa, tesellisi vardır bizim edebiyatımızda:
Galip sayılır bu yolda mağlup.
c.altan@prizma.net.tr
|
|