|
 |
|
|
'Lübnanizasyon'un gençleri ve savaş
Amerikan Üniversitesi'nde gençlerle savaş ve Hizbullah'ı konuşup tartışıyoruz. Hizbullah'ı destekliyorlar ve kendi yaşam biçimini onlara dayatmayacağına inanıyorlar. Tartışma hararetlenince, 'Bir devletin birbirinden farklı topluluklar arasındaki çatışma sonucunda parçalanma süreci' demek olan Lübnanizasyon geliyor aklıma
Dünyanın yeni başkenti BEYRUT - 6 / Ece Temelkuran
Fotoğraflar: Yurttaş Tümer
"En azından onlar yalancı ya da hırsız değiller!"
Hasan, Gucci gözlüklerini heyecanla çıkarıp böyle diyor Amerikan Üniversitesi'nin bahçesinde. O sırada Lili geliyor, süper mini eteğiyle oturmakta güçlük çekerken soruyorum. Peki ya Hizbullah bir gün hepsine nasıl yaşamaları, neye inanmaları, nasıl giyinmeleri gerektiğini söylerse? Lili önce bana, sonra tek tek herkese bakıyor. Anlamıyor:
"Neden yapsın ki böyle bir şey?"
Hakikaten uzaydan düşmüş bir soru gibi bakıyor Lili yüzüme. Komünist ve inançsız olan Wajhi gülüyor:
"Ben de dinsizim. Yani Hizbullah benim doğal düşmanım olmalı. Çünkü radikal dinci bir örgüt. Ama ben de, diğer solcular da Hizbullah'ın ne kadar güçlense de böyle bir dayatmada bulunmayacağını düşünüyoruz. Diğer İslam ülkelerine çeviremezler burayı. Ama desteklememizin nedeni bu değil. Neden, solcuların da direnişten yana olması."
'En kötüsü sessizlik'
"Direnişten yanasınız ama şehrin burasında hiçbir şey olmadı ki" diyorum, "Bütün hasar güneyde."
Wajhi itiraz ediyor:
"Ben bombardımandan hemen sonra yardım etmeye gittim oraya. Yabancı yardım ekiplerine rehberlik yaptım. Ama bizi tutup bir yere kapattılar ajan sandıkları için."
Hasan, Hizbullah'ın asla böyle bir şey yapmayacağını söylüyor. Wajhi, arkadaşını kırmak istemediği için belki "Belki de değillerdi" diyor. Sonra herkes kendi savaş anısını anlatıyor:
"Hep aynı şey tekrarlanıyordu. Uçak sesi, tiz bir ıslık, kısa bir sessizlik ve şok! Uçak sesi, tiz ıslık... En kötüsü patlama değildi ama. O kısa sessizlik. O korkunç bir şey. Daha da kötü olan ne zaman biteceğini bilmemek. Ne kadar dayanman gerekiyor. Bilmiyorsun. Ben güneydeydim. Yapacak bir şey yoktu. Radyoyu alıp balkonda oturduk. Şehirde tek bir ışık yok ve belki de bomba bizim tepemize düşebilir. Ne yapabilirsin ki? Oturuyorsun ve bekliyorsun."
Hasan'ı Zeyna takip ediyor:
'Herkes markete koştu'
"Bizden daha yaşlı olanlar sanırım iç savaş tecrübesinden bombardımanın bittiği ilk anda süpermarketlere koştular. Bütün o dev marketler bir saat içinde bomboş kaldı."
"Tuhaf bir şey ama" diyor Wajhi, "Savaş dendiği zaman ben iç savaştan söz ediyorlar zannediyorum her seferinde. Oysa bir ay önce savaş oldu ve ben kendi gözlerimle gördüm. Ama yine de nasıl oluyor bilmiyorum, unutuyorum."
"Ben de" diyor Zeyna, "Sadece sonuçlarını görünce hatırlıyorum. Evet, burada bir savaş oldu."
Güneydekilerin her gün hatırladıklarını söylüyorum. Peki onlar ne düşünüyor? Acaba bombardımanda dümdüz olan güney, kuzeye öfkeli mi? Wajhi cevaplıyor:
"Bombardıman bittikten sonra Buddha barda insanlar deliler gibi eğleniyordu. Hatta "Ali" diye bir remix var. Kalkıp dans edenler Hizbullahçıdır anlarsınız. Yine de umurunda olmayanlar vardı. Ama o sadece çok küçük bir azınlık. Kuzeyde yaşayanlar güneyden gelenleri evlerinde misafir ettiler. Kuzey'den çok fazla sayıda gönüllü gitti güneye."
Sertleşip sönen tartışma
Güneydekilerin beklediğim kadar öfkeli olmadığını söylüyorum. Zeyna şöyle diyor:
"Zaten kaybedecek çok fazla bir şeyleri yoktu."
Hasan birden bağırıyor:
"Bu ne kadar ayrımcı! Bu ne kadar ırkçı bir laf!"
Zeyna da yükseltiyor sesini:
"Kaybeden olarak değil, kazanan olarak görünmek istiyorlar. Doğru değil mi?!"
Tartışma uzuyor. Ve o anda aklıma geliyor o sözcük:
Lübnanizasyon. 1991'de Fransızcaya resmi olarak giren bu sözcüğün anlamı şu:
"Bir devletin birbirinden farklı toplulukları arasındaki çatışma sonucunda parçalanma süreci..."
Hizbullah yanlısı Hasan ile lüks villalarla kaplı Dürzi tepesinde yaşayan Zeyna'nın konuşmalarına bakıyorum. Kendi kendine sönüyor öfkeleri. Sonra ders notlarını değişiyorlar. Bir öğretmen hakkında şakalaşıyorlar. Korku gezegeni içinde insanlığın bel bağladığı, bağlaması gereken bir hayal gibiler...
Korkunun gezegeninde...
Her ülke kendi içinde, vatandaşları 'görünmez' ilan edilmiş bir iç ülke besliyor. İç ülkeler yeterince büyüdüğünde 'görünmeye' başlıyor. Olup biteni görmezden gelmiş olanlar korkuyor bu kez
Dünya, söz sahiplerinin, cümle kuranların samimiyetine dair bir kriz yaşıyor. Belki de her şey gibi sözün de çok hızlı tüketilmesinden, arz talep ilişkisi içinde yeniden ve hep daha fazla üretim zorunluluğundan... Belki de dünya hakikatini kaybetti. Yine. Daha yetişkin olmadan ölen bir organizma yeryüzü; savaşın anlamsızlığını anlayamadan insanlık, yeryüzünün yok oluş tehlikesinin kendine doğru hızla yaklaştığını görüyor. Hepimiz korkuyoruz.
Oysa yeryüzünün "meşru" liderlerinin hiçbiri bu korkumuzdan söz etmiyor. Öfkemizden... Mutsuzluğumuzdan... Yeni projelerden, anlaşmalardan, daha çok güç ve para ihtimalinden söz ediyorlar sadece. Halklarla onları temsil eden, onlar adına cümle kuran meşru liderleri arasındaki uçurum böylece giderek daha derinleşiyor.
Ülkeler ve iç ülkeler
Ne kadar bağırsak da seslerimiz onların tarafına geçmiyor. Bu yüzden işte her ülke kendi içinde, vatandaşları "görünmez" ilan edilmiş bir iç ülke besliyor. Her ülke kendi içinden bir başka ülke doğuruyor. Yoksulluğun, öfkenin ve endişenin iç ülkeleri bunlar. O iç ülkeler yeterince büyüdüğünde "görünmeye" başlıyor. Görünenler, ülkenin meşru liderlerini ve onlarla birlikte olup bitenleri görmezden gelmiş olanları korkutuyor bu kez.
Böylece ülkeler, korku ülkelerine dönüşüyor. Ülkeler bir korku dünyası kuruyor. Dünya, bir korku gezegeni artık. Bu korku gezegeninde ülkelerin iç ülkeleri adına, onların dilleriyle cümle kuranlar öfkenin kaideleri üzerinde yükselip liderleşiyor.
Nasrallah gerçeği
Beyrut'ta Nasrallah iç ülkeden söz ediyor, onlar adına konuşuyor şimdi. Ve herkes onu dinliyor.
Çünkü:
Hizbullah'ın doğal tabanı olan ve 1960'lara kadar Lübnan'da göz ardı edilen Şiiler şimdi nüfusun yüzde 40'ını oluşturuyor. Ülkenin inanç haritası değişirken dünyada da inancın anlamı daha çok şiddete bulanıyor.
Çünkü:
100 milyon dolarlık yıllık bütçesiyle, sosyal hizmetleri ve silahlı gücüyle Hizbullah, ülke içinde bir "iç ülke" oluşturuyor.
Çünkü:
Ülkelerinin yaşadıklarını paçalarına bulaştırmayan Ortadoğu liderlerine karşılık onun, daha on sekiz yaşında İsrail'le girilen bir çatışmada ölen bir oğlu var. Bunu Lübnan'da herkes biliyor.
Çünkü:
Nasrallah savaş sırasında katıldığı canlı yayında "Denize bakın" demişti. Beyrut denize baktı. "Birazdan İsrail savaş gemisi batacak" dediğinde Nasrallah, gemi yanmaya başlamıştı. Günlerce oturup bombanın kimin tepesine düşeceğini bekleyen Lübnan, ilk kez bu hain saldırıya direnecek birini görmüş, denize düşmüş gibi sarılmıştı ona.
Çünkü:
Yalan yoktu. Nasrallah, "Savaşa yol açacağını bilseydim İsrailli iki askeri kaçırma emri vermezdim" diyordu. Herkes İsrail'e öfkeli olduğu için kimsenin ondan hesap soracak vakti yoktu.
Çünkü:
İran'dan gelen paralarla her evi yıkılana 12 bin dolar verirken Hizbullah, Filistinli mülteciler Nasrallah hakkında "Lübnan Şahini" şarkısını söylüyordu. "Sen Lübnan şahinisin/ Adamların Hizbullah/ Allah'ın izniyle zafer senin olacak!"
Çünkü:
Ortadoğu uzmanı gazeteci Robert Fisk bile söylüyordu:
"Hizbullah'ın silahsızlandırılması talebi gerçekçi değil."
İslam ve sömürgecilik
İşte bu yüzden, radikal İslamın Ortadoğu'ya aldırdığı gusül abdestinde "bir topluiğne başı kadar" bir alanda kuru kalan Beyrut'a abdest suyu yürüyor şimdi. İslam bu kadar ele geçirici bir şey mi peki? Papa'nın dediği gibi özünde mi radikal?
Lübnanlı yazar Amin Maalouf, "Ölümcül Kimlikler" kitabında şöyle diyor:
"İslam Tarihi'ni onlarca cilt okusanız da Cezayir'de olanları (radikal İslamı) anlayamazsınız. Ama sömürgecilik tarihinden otuz sayfa okursanız orada ne olup bittiğini kavrarsınız."
BİTTİ
|
|
|

|