|
Kanlıca iskelesi ve politikada "maskeli balo"...
İstanbul'da eylül bitiminin, çeşitli semtlere göre değişiveren ikircikli havası; Göztepe'de gözyaşları camlardan kayan limoni bir gökyüzüne bürünmüşken, Kanlıca'da ortalık güllük gülistanlık, güneşler içinde...
Boğaz'a, bir ömürlük bir aşkın, sevdası gün günden artagelmiş hayranlığıyla bir kez daha bakıyorum...
***
Kanlıca'nın ünlü yoğurduyla pudra şekeri, isteyene demli çay, tost, kibritimsi incelikte patates kızartması servisinin de yapıldığı bir rıhtım kahvesi...
Masalarda, kızlı erkekli çiftler, kendi dünyalarının mutluluğunda "beğen beni, beğendim seni" edasının gülücükleriyle; ne kadar da ajanslardaki yapay polemiklerin dışında konuşuyorlar...
Ne iftar saati umurlarında, ne de "kodum mu oturturum" tehditleri...
***
Şu sıralarda yine kim bilir nerelerde, yine kimler ölüyor?..
Boğaz'ın, nazlı eylül güneşi altındaki şıkırtılı mavi sularına bakarken, insanın sorası geliyor:
- Oralarda şuralarda ölüp ölüp gidenler; doğal ömürlerinin yarısını bile tamamlamadan, neden öle-öldüre kaybolup gidiyorlar ki?
Herhalde birilerinin başlarına, görünmez taçlar konuyor, o taze mezarlar çoğaldıkça...
***
İskelenin yanında, küçücük bir tekne, burundan çift taraflı attığı çıpaları çekerek açılmaya hazırlanıyor. Urgan uçları plastik hafif bir şamandıraya bağlanan çıpalar, şamandırayla birlikte yine denize atıldı.
O küçücük teknelerin, yarım kapalı bölümünün başında, diş diş tutamaklı ufarak dümen çarkları...
Ne keyiftir öyle bir dümenin başında şöyle bir dolaşmak Boğaz'da...
***
Yüz yıl önce buraların nasıl olduğunu bilen tek kişi yok artık hayatta...
II. Abdülhamit de 3 yıl sonra devrileceğini bilmiyordu.
Ve jurnaller yağıyordu Abdülhamit'e:
- Fitne aldı yürüdü; din de, devlet de elden gidiyor, diye...
Henüz daha ne Trablusgarp, ne Balkan, ne de I. Dünya Savaşı yenilgileri yaşanmıştı.
Politikacılarla diplomatlar ve militerler; kendi gerçek yüzlerine bakmaktan çoktan vazgeçtikleri uluslararası maskeli bir baloda figürler gösteriyorlardı.
Yine bir yerlerde birileri, öle-öldüre kaybolup gidiyordu.
***
O da ne?
Neredeyse elimizi uzatsak dokunacağımız, dev gibi simsiyah bir şilebin, 3 katlı bir bina yüksekliğindeki burnu kapatıverdi Boğaz'ı...
Tüm güvertesi, baştan sona, üst üste yerleştirilmiş, kahverengindeki konteynerlerle dolu, 200 metreden uzun bir şilep... Kıç tarafta 5 katlı, yüksek mi yüksek beyaz bir kaptan köşkü...
Yakınımızdan geçip gitti dev şilep, kıçında Panama bayrağı ile...
***
Sosyolojik açıdan, köylü ağırlıklı 35 İslam ülkesi; sanki sarığı-sakalı sıvazlana sıvazlana, bir çember içine alınıyormuş gibi...
Vaktiyle Sakallı Celal, Atatürk ilke ve inkılapları hakkında şöyle demişti:
- Şark'a giden bir geminin içinde, garba doğru koşuyoruz.
O günlerde şaka yollu yapılmış bir saptama, gitgide daha da doğrulanıyor mu dersiniz?
***
İskelenin yanındaki barakamsı tezgâhlarda sergilenen rengârenk boncuk kolyeler, bilezikler, çeşit çeşit hatıra eşyası...
Sıram sıram lokantaların kapılarında, iftar mönüleri ve fiyatları...
***
Yüz yıl sonra kim bilir nasıl olacak hem dünya hem buraları?
Maskeli balolara katılan değnekçilerimizin gösterdiği figürler bir yanda, Türkiye'nin gerçek yüzü bir yanda...
Ve Türkiye'nin gerçek yüzü ortaya çıktıkça; bunun nedenlerini aramak yerine, sesi yükselen "kodum mu oturturum" hoparlörleri...
Çalkantılı bir dönemin hızlanan kutuplaşmaları...
***
İstanbul'un 4 bin yıllık tarihinde, ilk kez onun tılsımlı ihtişamını şiirleştirmiş olan Yahya Kemal'in, "Eylül Sonu" şiiri dökülüyor dudaklarımdan:
Günler kısaldı. Kanlıca'nın ihtiyarları
Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları.
Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa...
Yazlar yavaş yavaş bitmese, günler kısalmasa...
İçtik bu nadir içkiyi yıllarca kanmadık...
Bir böyle zevke tek bir ömür yetmiyor, yazık!
Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;
Lakin vatandan ayrılışın ıstırabı zor.
Hiç dönmemek ölüm gecesinden bu sahile,
Bitmez bir özleyiştir, ölümden beter bile.
c.altan@prizma.net.tr
|
|