Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 01 Ekim 2006 / Pazar  
   Milliyet Online    Blog    Emlak    Arabam    İnsan Kaynakları    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    Mobil 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
  Otomobil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
"O kadar hizmet veriyorum ama Altın Portakal'dan bir davet gelmiyor"

Mehmet Ali Erbil: "Şu acı bir şey ki, o kadar hizmet veriyorum ama Antalya Film Festivali'nden bir davet bile gelmiyor. Sonra orada ödül vermesi için Türk sinemasının ünlü oyuncusu diye Gamze Özçelik'i çağırıyorlar affedersiniz. O, Türk sineması için ne yapmış? Orada ödül alan filmlerinin birçoğu da Cem Yılmaz'ın, Mehmet Ali Erbil'in çektiği filmlerden elde edilen paralarla çekiliyor. Sonra bizim filmleri küçümsüyorlar"

ASLI ÇAKIR

Dedem, babam, ben... Hepimiz buralıyız" dediği Yeniköy'de buluşuyoruz Mehmet Ali Erbil'le. Yürürken arkamıza takılan adama bir ara sinirleniyorum, meğer korumasıymış. Erbil profesyonel bir işadamı gibi çalışıyor. Her yere şahit olduğum kadarıyla terine kadar kontrol eden menajeriyle birlikte gidiyor. Kendi makyözü, kuaförü, şoförü var. "Yaratıcı ekibimizle 10 kişiyi buluyoruz" diyor.
Onunla röportaj yapan başkalarına da onaylattığım gibi ekranda komik, gündelik hayatında ciddi, ağır olan adamlardan. Ama biz onu hep televizyondaki görüntüsüyle biliyoruz.
"Var olmak görünmektir' diyen 'Gösteri tanrısı' Mehmet Ali Erbil'i yarattı" demişti Can Dündar. Şaka maka Erbil tam 30 yıldır evlerimize giriyor. Küfür de etse, çeşitli ekran kazalarına kurban da gitse, ona "sulu, cıvık" da deseler hep orada. Sanki Dündar'ın dediği gibi, görünerek var oluyor ya da var olmasının amacı ekranda olmak, bu işi yapmak. O da zaten "İşimi çok seviyorum" diyor: "Bana canlı yayın yapayım diye para veriyorlar ama bilmiyorlar ki ben üste para veririm o yayını yapmak için." Geçtiğimiz üç ay boyunca televizyona ara verince çok sıkılmış. "Ekrandayken, çalışırken mutlu oluyorum. O adrenalin bana yarıyor" diyor.
"Türk halkı bunu seviyor. Bu tip komikliklere, düşüp kalkmalara çok gülüyor", "Ben geniş kitlelere bakarım, medyaya değil", "Bizim, o popülist dediğiniz filmlerimiz sayesinde Türk sineması bugünlere geldi"... Bunlar onun lafları. Tartışmaya gerek yok. Hayatından, yaptıklarından, işinden çok memnun. Hatta "konservatuvar bitirmiş, böyle başarılı, Türk halkının böyle bayıldığı" bir adama fazla yüklenildiğini düşünüyor.
Son vukuatı programında pantolonunu indirdiği bir adamın iç çamaşırı giymeyi unutması nedeniyle penisinin görünmesiydi. Eleştirileri cevabı "Kazaydı, kaza!" oldu. Ve zaten de onun deyişiyle "sanki hiçbir şey olmamış gibi" şimdi yine ekranda, Show TV'de. Bir yandan "Çarkıfelek"i sunuyor, bir yandan "Pişşti" programında yorumlar yapıyor. Ama zannetmeyin ki olan biteni kafasına hiç takmadı. Aksine çok üzülmüş, hatta 2,5 sene sonra ilk defa, bu olaylardan sonra hastalığı (Kaçış sendromu) nükseder gibi olmuş. Bir de filmleri var. Cüneyt Arkın'ın biri iyi biri kötü ikiz oğullarını canlandırdığı "Dünyayı Kurtaran Adam'ın Oğlu" ve "Emret Komutanım: Şah Mat"
Yani bol Mehmet Ali Erbil'li bir yıl daha.
"Hepimiz bu sisteme hizmet ediyoruz, bir tek ben mi?" dese de onun hizmeti kimimizde aşırı doz hissi yaratıyor. Ama durum şudur ki Türk halkının büyük çoğunluğu "Memedalibey" sadece parmağını sallayıp dudaklarını büzüştürse bile gülme krizine giriyor.

"İster popülist ister sanat dışı filmlerde oynayayım, önemli olan Türk sinemasına küskün olan seyirciyi tekrar salonlara çekebilmek"

Türk sinemasının son yıllardaki durumu hakkında neler düşünüyorsunuz?
10 yıldır dilimizde tüy bitti, "Türk filmlerine gidin" diye diye. 10 yıldır bunun savaşını veriyorum. Bu savaşa başladığımızda yüzde 10'lardaydı Türk filmi izleyen seyirci. Şimdi yüzde 80'lere geldi. Bunda birazcık da benim payım varsa ne mutlu bana. İster popülist filmler çekeyim ister sanat dışı filmler çekeyim, önemli olan Türk sinemasına küskün olan o seyirciyi tekrardan salonlara çekebilmek. Seyirciyi çekemedikten sonra sinema salonlara istersen dünyanın en güzel, en sanatsal filmlerini yap. Ne olacak? Sinema sahipleri, prodüktörler, sinemada çalışanları, yer gösterici bile bana teşekkür ediyor: "Sizin filminiz sayesinde para kazanıyoruz." Bu niye hafife alınsın, aşağılansın.

Sizi festivallerde de göremiyoruz.
Şu acı bir şey ki, bu kadar hizmet veriyorum ama Antalya Film Festivali'nden bir davet gelmedi bana. Sonra orada ödül vermesi için çağırıyorlar, "Türk sinemasının iki ünlü oyuncusu" diye, Gamze Özçelik geliyor affedersiniz. Türk sineması için ne yapmış? Azra Akın ne yapmış? Affedersiniz yani. Haydi diyorum, bunları kompleks yapar gibi söylemeyeyim ama olmuyor.

Yani Antalya'da olmak isterdiniz ama olmadı...
Bu tip festivalleri hiçbir zaman objektif görmedim açıkçası. Ne için yapılıyor bu festival? Toplumun büyük kesimlerinde seyredilmiş filmler mi önemli yoksa üç-beş kişinin yaptığı, uyuzunu kaşıdığı filmler mi önemli? Sanatsal film dediğiniz, ödül alan filmlerin birçoğu da Yılmaz Erdoğan'ın, Cem Yılmaz'ın, Mehmet Ali Erbil'in çektiği filmlerden elde edilen vergilerle, o paralarla çekiliyor... Sonra bizim filmleri küçümsüyorlar.

Sadece Türk sineması kazansın diye çekilmez ki film. Sizin arada "Bir sanat filminde oynayayım" dediğiniz olmuyor mu? İstemiyor musunuz?
O tip senaryolar gelmiyor. Gelen de beni çok heyecanlandırmıyor. Eksikliğimiz var, senaryo bizde zor.

Belki de o tip bir senaryo size gelmiyordur.
Belki çekiniyorlardır, olabilir. Çağan'la (Irmak) böyle bir projemiz var şimdi. Öyle bir film yapacağız.

"Sataştıklarım arasından esprime ters tepki verenler üçü-beşi geçmemiştir"


İki program, iki film... Yeni evli sayılırsınız. Çocuğunuz yeni oldu. İnsan "Aileme vakit ayırayım, bu yıl böyle çalışmayayım" demez mi?
Benim yaşamıma giren ister istemez o tempoya da girmiş oluyor. Zaten karşımdaki insan o frekanstaysa ilişki sürebiliyor. Ama zaten ben işim dışında hep evdeyimdir. Beni dışarıda, barlarda, kulüplerde, açılışlarda göremezsiniz.

Kulüp kapılarında çok görünmüyorsunuz. Ama sanki çok dışarı çıkar bir havanız var.
Magazin programlarındaki görüntülerim de dikkat edin sahne çıkışı, sahne öncesi, bir tatilde falandır. Öyle bir imaj çiziliyor, çok gezer tozar... Çok da çapkınmışım gibi. Değil mi?

Değil misiniz?
Şimdi ben kendimi, medyatik olsun olmasın, etrafımdaki insanlarla mukayese ettiğim zaman çok daha az şorgöz görüyorum. Azerbaycanlılar çapkına şorgöz diyorlar.

"O anda benim içimde ne fırtınalar koptu, bilemezler"

Çok zorlu bir yayın dönemini atlattınız. Programınızda o pantolon indirme meselesinden sonra yaptıklarınız memleket meselesi oldu. Meclis'te bile konuşuldu.
Evet. Hedef belirlediler beni. Belli ki bu bir kaza. Bilinçli olsa zaten intihar olur benim televizyonculuk hayatım için.

Geçiştirmeye çalışıyorsunuz sanıldı ya... Bir şey olmamış gibi programa devam edince...
Geçiştirme olur mu? "Ne oldu? Göründü mü?" telaşıydı o. O anda benim içimde ne fırtınalar koptuğunu kimse bilemez. Ama bunu ekrandan yansıtmak olmaz. Programcısınız. En iyi kararı halk verdi. Üç ay sonra hiçbir şey olmamış gibi devam ediyoruz.

Aradaki üç ayda kendinizi sorguladınız mı? Neler hissettiniz?
Bu süreçte çok üzüldüm. Ama bu olayın seyircimi çok etkilediğini düşünmüyorum. Aksine çok destek oldular. Medyada böyle bir kamuoyu yaratma çabası oldu. Çok acımasızcaydı. Bana biraz çifte standart varmış gibi geliyor. Arkadaşlarımızın başına, bilinçli-bilinçsiz, bu tip kazalar geldi. Bazı yazarların tuttukları insanlar var, onlara değinemiyorlar. Onların kazalarının altını bu kadar çizmediler. Ama bende böyle oluyor çünkü ben daha sivriyim. Ben bir devrimciyim televizyonda.

Bir adamın penisinin görünmesinden çok "Bir gün işin bu raddeye geleceği belliydi bu cıvık adamın programında" durumu da oldu... Sizi sulu bulan çok. Popüler kültürün öncüsü...
Ama hepimizin yaptığı aşağı yukarı bu. Hepimiz buna hizmet ediyoruz. Sistem bu. Medya bunun içinde değil mi yani. Bir tek ben mi?

Özellikle yaptığınız TV şovlarını "soytarılık" olarak değerlendirenler çok üstünüze geldi.
Şimdi soytarılıktı falan diyorlar ama ben de konservatuvar mezunu bir adamım. Oyunculuğum var benim. Ama televizyonda şov yapıyoruz.

Siz de zaten "Bu televizyon, reyting, para..." diyorsunuz. "İsteneni veririm, halkımız düşene kalkana çok gülüyor" diyorsunuz. Eh o zaman bunun içine cıvıklık, sululuk da girebilir.
Evet, nelere gülüyorlar, neleri izliyorlar... Bakın işte Ahu Tuğba'yla Meriç'i seyretti altı ay bu ülke. Onların yanında konservatuvarın tiyatro bölümünü bitirmiş bir Mehmet Ali Erbil'in yaptıklarını da küçümsemesinler. Haydi gelin de o zaman siz 30 yıl televizyonda kalın. Bu kadar ucuzsa yaptıklarım, soytarılıksa, şaklabanlıksa...

O olaydan sonra korktunuz mu? "Eyvah, bitiyor TV hayatım" dediniz mi?
Ben bu korkuyu açıkçası bir önceki olayımda daha çok yaşadım. Hatırlarsınız programda, makyaj odamda, bir yarışmacı yalvardı da ben de küfür ettim ya. Mikrofon açık kalmıştı, duyuldu. Bence o daha büyüktü. O olayda "Belki de televizyonculuk hayatım bitti" diye düşünmüştüm.

Halkımız, halk deyip deyip duruyoruz da... O halk da siz ne yapsanız Ece Temelkuran'ın dediği gibi "Amaan, Mehmet Ali'dir yapar" diye davranıyor. Küfretseniz kikiri kikiri gülüyor. Siz bazen kendi yaptıklarınızı tartıp "Ulan bana, kızıma aynını yapsalar sinir olurum, adama bir tane yapıştırırım" diye düşünüyor musunuz?
Bu bazen yapılandan çok, yapan kişiye bağlı oluyor. Benim öyle enteresan bir kredim var. Bir de bunun tam tersi var. Benim şovlardaki davranışıma bakarak, aynını bana yapmaya çalışıyorlar. Havaalanında sabahın 7'sinde arkadan bir adam geliyor, enseme tokatı yapıştırıyor. Dönüyorum hiç tanımadığım biri. Bu bir sevgi bağı mı, bir elektrik mi, başka bir şey...

Hiç mi ters tepkiyle karşılaşmadınız? "Yuh" diyen olmadı mı sataştıklarınız arasında?
Benim yaptığım espriye ters bir tepki... Üçü-beşi geçmemiştir.

"Ben Yılmaz Erdoğan'ın yaptıklarına gülüyorum"


Peki, siz nelere gülüyorsunuz? Kendi yaptığınız o "düşme kalkmalar"a mı?
Ben daha ince esprilere gülüyorum. Yılmaz Erdoğan'ın o beyin cimnastiği yaptıran müthiş esprilerine çok gülüyorum. Çok akıllı, tam benim espri anlayışımda buluyorum.

Siz onlara gülüyorsunuz ama başka türlü güldürüyorsunuz. Tam da bu tarzınız yüzünden girdiğiniz her yere sululuğu götüreceğinizi düşünen, "Ay, 'Pişti'ye mi girdi. Orayı da cıvıtacak" diyenler oluyor.
Artık o onların yorumu. Benim için önemli olan kitlelerin, halkın benimsemesi, çok sevmesi. Ayrıca bir tek de bunları yapmıyoruz yani. Yaptığımız, üstlendiğimiz misyonlar da var. Bunlar göz ardı ediliyor. Engelliler için okul yaptırdım, Güneydoğu Anadolu'dan iki çocuk okutuyoruz demiyoruz ki. Ya da bir izleyici kadın geliyor, "35 yaşında bir çocuğum var. Sizi izleyerek yanağı, burnu öğrendi" diyor ağlayarak. Bunlar ucuz şeyler değil. Ben de bunlarla besleniyorum.

Karınız, Tuğba hanım da başta size karşı önyargılıymış. Hatta pek de haz etmezmiş sizden galiba.
Tabii tabii en son beraber olacağı kişi bendim ona göre. Mesleki anlamda da öyle bulurmuş beni.

Sizi şov dışında görünce, böyle ciddi... Hatta biraz bakıma, sevgiye muhtaç yaramaz çocuk tipiniz var. Bunlar mı etkili oldu acaba?
Bu söyledikleriniz aslında beni daha çok tanıdıkça ortaya çıkabilecek şeyler. Yoksa benim genel imajımla çok örtüştüremeyebilir insanlar. Ama o dediğinizle ilgili olabilir. Ben küçüklüğümde çok hissedemedim anne-baba sevgisini. Sevgiye çok aç bir insanım.

"Bu değişik bir ilişki" diyorsunuz: "Bu sefer ayakları üzerinde duran bir kadınlayım..."
Ben evliliklerimi hep düzgün, doğru insanlarla yaptığıma inanıyorum. Zaten şu anda yanımdaysa eski eşlerim, bu da bunun bir kanıtı. Ama ilişkiler yürüyemeyebiliyor. Bu sefer birbirimizi çok tamamladığımızı hissediyorum. Bir kere yaşına göre çok olgun biri Tuğba. Çok sağlam, ayakları yere basan biri. Açık açık söylüyorum; en ufak bir aldatmada arkasına bakmadan gider. İsterse beş çocuğu olsun. Bütün bunlar da birbirimize olan saygımızı, sevgimizi pekiştiriyor.

Duruldu diyenler de var. Yani ondan ona koşmayı bıraktınız. Siz çapkın değilim diyorsunuz ama imajınız da bu.
Benim karakterimden. Çok çabuk sıkılan bir adamım. Hiperaktif olduğum için. Benim bir yemekte de oturacağım en fazla yarım saattir.

O zaman duruldu denmesi doğru yani.
O biraz da yaşla ilgili bir şey. Nereden baksanız 35'ime geldim!

Hakikaten kaç yaşındasınız?
49. 1957 doğumluyum. Tutturdular bir 51. 51-52 yazıyorlar.

"Evliyim diye o tip espriler yapmamak olur mu?"


Tuğba hanım sizi eskiden seyretmiyormuş. Şimdi?
Şimdi seyrediyor emzirirken.

Eleştirir mi çok?
Tabii. Mesela "Pişşti"de olmamı hiç istemiyordu. Ama hem Show TV'yi hem Abdullah Oğuz'u kıramadık.

Korkar, çekinir misiniz eleştirilerinden? Şunu da yapmayayım der misiniz?
Hayır. Çünkü bu benim işim ve orada rahat olmam gerekiyor. Yoksa Mehmet Ali Erbil olmaktan çıkarım. Mesela bir konuk mini etekliyse espriler yapıyorum ya... Bazen onlara kızabiliyor. Ama halk da benim öyle espriler yapmamı seviyor yani. Şimdi ben artık evliyim, Tuğba istemiyor diye o esprileri yapmamam olur mu? İşte o da Mehmet ali Erbil olmuyor.



PAZAR
"O kadar hizmet veriyorum ama Altın Portakal'dan bir davet gelmiyor"
"Kızımız doğunca Sakız'ın Türk nüfusu 4,5'a çıktı"
"Film çekerken neşeli, reklam çekerken gergin oluyorum"
"İspatlanmış değil ama Türkiye'ye en fazla 2 ton Nazi altını gelmiştir"
Geyikli Baba'nın izinde
Bu otelleri tanıyor muyuz?
Miles Davis'e mektup
Arabistanlı Lawrence sendromu
Adnan Menderes'le düşen uçakta...
Teraziler için gelecek yıl
Müzedechanga'da bir yaşıma daha girdim!
Diplomatın görevi kavga değil ikna etmektir
Bebek gibi uyuyabilirsiniz
Sakatlar nasıl hatalı yürür?
Gümüşlük'te balık yemenin tam zamanı
Kitap okuma alışkanlığı
İçecek kültüründe en zengin ülkeyiz





Ahmet Turhan Altıner
Can Dündar
R. Hakan Kırkoğlu
Vedat Mılor
İlber Ortaylı
Taylan Kümeli
Tuba Akyol
Fatih Türkmenoğlu
Yalvaç Ural
Mehmet Yalçın

© 2006 Milliyet