|
'Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben halime'
Nasreddin Hoca'ya sordular:
- Hoca, cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşırken; "kışla" parfümlü siyaset ile "cami" parfümlü siyaset arasındaki kutuplaşma iyice yoğunlaşmaya başlamış gibi. Çeşitli nutukçular arasında, "inceldiği yerden kopsun" kükremeleriyle artan gerilimi, sen nasıl yorumluyorsun?
Hoca, sakalını sıvazladı:
- Bir gemide, dedi; her kaptanın pusulası başka bir yönü gösteriyorsa; o nedenle de, doğru dürüst bir rota bir türlü saptanamıyorsa ve dalgalar da gitgide kabarıyorsa ne olur?
* * *
- Sen söyle Hoca, ne olur?
- Başka gemiler almış başını giderken, pusulayı şaşırmış olan gemide, yolcuların varmak istediği yere varmak yerine; gemiyi kurtarma dalaşı başlar ve aklı başındaki bazı kişiler:
"- Yahu yolcuları hiç düşünmüyor musunuz, diye sorduğunda...
Kaptanın biri:
"- Kes sesini; gemi mi önemli, yolcular mı, der.
Öteki:
"- Yolcuları düşündüğümüz için, gemiyi kurtarmaya çalışıyoruz, der.
Bir üçüncü de:
"- Önce batmaktan kurtarmak gerek gemiyi, başka binebileceğimiz gemi yok, der...
* * *
- Hoca, İttihatçıların Babıali baskınından bu yana, bildiğimiz şeyleri anlatma. Sen bugünkü durumu yorumla. Nereye gidiyoruz?
Hoca:
- Pusula şaştığında, hangi limana gidileceği de saptanamadığında; nereye gidilebilir ki a iki gözüm; ya kayalıklara bindirilir, ya karaya oturulur. Sonra biri de çıkar, yolculara:
- Gözünüz aydın geldik işte, ne mutlu bize der; olur biter.
- Peki yolcular inanır mı buna?
- İnanmayıp da ne yapacak? Kimi, hiç değilse öbür dünyayı kurtarma derdine düşer, kimi de durumu alkışlayan hamasi manzumeler söyler:
Dalgalardan korkmayan tarihsel gemimizle,
Şaşırttık tüm dünyayı, yazdığımız destanla.
Aşıp geldik çağları, gücümüz azmimizle,
Askerdeki yiğitlik, şeyhlerdeki imanla.
* * *
Köyceğiz'deyken, Koliba'nın güleç yüzlü sahibi Ahmet'ten dinlediğim, Orhan Boran markalı bir fıkra:
8-9 yaşlarında bir oğlan çocuğu, ağza alınmayacak küfürlerle konuşuyormuş. Annesinin o kadar azarı, tehdidi, öğüdüne karşın; bir türlü vazgeçmiyormuş her cümlede küfürlü konuşmasından.
Örneğin annesi:
- Oğlum balkondan sarkma, düşersin, dediğinde; iki parmağı arasına baş parmağını sıkıştırdığı yumruğunu sallıyor:
- Nah düşerim, diyormuş.
Öğretmeninden yakınırken de:
- Bokumu yesin pezevenk herif, diye başlıyormuş söze...
* * *
Anne bir türlü başa çıkamamış, küçücük oğlunun küfürbazlığıyla...
Bir gün eve misafirliğe gelen hanım dostlarından rica etmiş:
- Şimdi birazdan gelir buraya. O çirkin küfürleriyle yine bir şeyler anlatmaya başlarsa; hiç ağzınızı açmadan, kendisine ters ters bakarak, hemen ayağa kalkın gitmek için... Belki biraz anlar nasıl ayıplandığını da, aklı başına gelir.
* * *
ABD'de ölen Washington Büyükelçimiz Münir Ertegün'ün cenazesini, Missouri zırhlısının İstanbul'a getirdiği yıllar.
Amerikan denizcileri; bakımsız, çapaçul bir kente geldiklerini sanmasınlar diye; yollar temizleniyor, yıkık dökük yerler düzeltiliyor, genelevlere bir çekidüzen veriliyor.
Kadını erkeğiyle bir yığın kalabalık, ziyarete açılan gemiyi gezmek için Dolmabahçe rıhtımına toplanmış. Kayıkçılar bağırıp duruyorlar:
- 25 kuruşa Amerika...
* * *
Küfürbaz oğlanın annesi, kadın misafirleriyle çay içmeye başladığı sırada, küçük oğlan girmiş içeri:
- Anam avradım olsun böyle sikindirik iş görülmemiştir, demiş; kerhanelerin hepsi süslenmiş püslenmiş; Amerikan denizcileri geldi diye, bütün orospular sıraya girmiş her yerde...
* * *
Oğlanın küfürlü konuşmasını gören misafir hanımlar, hiç ağızlarını açmadan hemen ayağa kalkmışlar.
Bacaksız velet şöyle bir bakmış onlara:
- Ulan, demiş; bu kadar acele etmenize gerek yok. Gemi bir hafta daha burada...
* * *
Washington'la sevisevda ilişkileri, Missouri zırhlısının İstanbul'a gelmesiyle başlamıştı.
Ankara'daki kodamanlardan bazıları için ABD yakışıklı bir âşık; bazıları için de elinden kimsenin yakasını kurtaramadığı bir belalı idi.
Paparazzi dedikodularına rahmet okutacak o sıcak ilişkilerden kim gebe kaldı, kim ihanete uğradı, kim aldatıldı; kimse asla öğrenemeyecek...
Küfürbaz oğlan, bugünkü durumları görse, belki de şöyle derdi:
- Nah kol gibi geçirdi...
* * *
İlki 1901'de verilmeye başlayan Nobel Kimya ödüllerini, 6'ncı 10 yılda kazanmış olan ülkeler:
1950 - Almanya
1951 - ABD
1952 - İngiltere
1953 - Almanya
1954 - ABD
1955 - ABD
1956 - Sovyetler-İngiltere
1957 - İngiltere
1958 - İngiltere
1959 - Çekoslovakya
* * *
Biz ise o tarihlerde, ABD'nin baskısıyla geçtiğimiz çok partili dönemin sancılarını yaşıyor ve Atatürk ilke ve inkılaplarının ihanete uğradığı ve devletin batmakta olduğu kaygılarıyla; idam sehpalarını saklı durdukları yerlerden çıkarmaya hazırlanıyorduk.
Kimya nobelleriyle uğraşacak halimiz yoktu.
* * *
Ece Ayhan'dan bir şiirle bitirelim yazıyı:
Bir hamam aranıyor
1. Süleymaniye delileri, yunmuş yıkanmış olarak, gizli gemilerle bir yarı gece Üsküdar'a taşınmıştır.
2. Bir hamam aranıyor. Hanedandan Nurbanu Sultan, civan tellaklarca, zamanımızın güllabicisi. Hıyar Selim, kocakarı natırlarca keseletilecektir.
c.altan@prizma.net.tr
|
|