|
 |
|
|
"Film çekerken neşeli, reklam çekerken gergin oluyorum"
Yönetmenliğini yaptığı "Beş Vakit"le çok sözü edilen Reha Erdem aynı zamanda birçok reklam filmine de imza attı. Erdem: "Reklamda hesap verilecek bir kişi, savunulacak bir durum var. Filmde bir Allah var bir de biz!
ALİN TAŞÇIYAN
Reha Erdem'in yeni filmi "Beş Vakit" Toronto Film Festivali'nden sonra ilk kez ve büyük iddialarla düzenlenen Roma Film Festivali'nde yarışacak. Venedik özellikle Berlusconi döneminde hükümetin etkisinde fazlaca kaldığı için Roma'nın sol eğilimli Belediye Başkanı Veltroni tarafından desteklenen ve geniş kitlelere ulaşması hedeflenen Roma Film Festivali 2006'nın sinema olayı haline geldi.
Bütün gözler üstüne çevrildikten sonra "Beş Vakit" yoluna Asya'nın en önemli festivallerinden Pusan'da, Avrupa kıtasında ise Mannheim Bağımsız Filmler Festivali'nde, Akdeniz filmlerine odaklı Montpellier'de ve Londra'da gösterilecek. Reha Erdem'in diğer filmleri de ekim ayı boyunca İstanbul Modern'in sinema salonunda izlenebilir.
Erdem şu sıralar aşk temasının öne çıktığı, türü tersine çeviren, modern bir melodram olan "Follow My Ruin" üzerinde çalışıyor.
"Beş Vakit"i pek çok kişi ilk filminiz "A Ay" kadar iyi buluyor ya da en iyi filminiz olduğunu düşünüyor. Sizin için yeri nedir?
İkisi de benim filmim ama hareket noktaları ayrı... "A Ay" ile benzerliği tematik olabilir. İkisi de aynı ritimde olduğu için, "Korkuyorum Anne"den sonra hemen bu noktaya geldiğim için ilişki kuruluyor olabilir. Hep söylüyorum, zaten aynı ritimde film yapmak istemiyorum.
"Beş Vakit"in fikrin olgunlaşması, çekim olanakları vb. açısından bir ayrıcalığı oldu mu?
"A Ay"dan beri bütün filmlerimin ön çalışması çok iyi yapılmış olur. Senaryo burada bitti dediğim noktadan itibaren... Çoğunlukla belli mekanlara ve yüzlere yazmış oluyorum. Çekim koşullarını da hep en iyi, en rahat edebileceğimiz şekilde hazırlamaya çalışıyoruz imkanlar dahilinde. "Beş Vakit"in şöyle bir özelliği vardı, ekip filmdeki mekandan gelen huzuru da yaşadı. En büyük farkı budur. Oranın zamanına uyduk, hem çalışma olarak hem hal ve tavırlarımızla...
"Kendi zamanımı kurmak isterim"
Mekanı iyi biliyorsunuz. Tatil için gittiğiniz bir yer, değil mi?
Kozlu'da bir evim var. Biraz büyütülmüş bir köy evi, avlulu. İç içe üç ev var: Manuel Çıtak'ın, Tardu Flordun'un ve benim. Üçü de kullanıldı filmde. Nerede çekeceğimi bilerek yazdım senaryoyu.
Neden bir köy evi aldınız? Orası sizin için tatil yeri mi, yoksa sığınak mı?
Aynen filmdeki gibi kendimle mücadelem de kendi zamanımı oluşturmak, dışarıdaki zamana uymamak için. Belki dört filmimin de ortak noktası buradadır. Hep kendi zamanını yaratmaya, bulmaya çalışan insanları anlatıyorum. Dünyanın bize dayatmaya çalıştığı bir zaman kavramı var. Zaman çok değerli bir şey çünkü zaman paradır diye bir dayatmadır gidiyor. Hemen her şeyden sıkılıyoruz ama saatlerce yararsız bir şey yapabiliyoruz... Bütün bunlar ruhumuza işliyor ve bir ürün haline getiriyor hepimizi. Kendi zamanını kurmak büyük bir laf, kimsenin öyle bir özgürlüğü yoktur. Ben bunun peşindeyim.
"Köy hayatı bir alternatif gibi"
Nasıl buldunuz orayı?
Tardu'dan. Gidip gelerek büyülendik. Filmde göründüğü kadar güzel değil. Parçaları birleştirdik. Daha doğrusu filmin ruhani havası yok. O huzur var ama o kadar değil. Köyün kendi güzelliği, bir doğal güzellik var tabii.
Çalışırken köydeki ezan sesi mi zamanı belirliyor? Yoksa güneş mi, mevsimler mi? Filmin içinde birkaç katmanda zaman var. Okul sahnesinde anlatılan dünyanın dönüşü, gece-gündüz ve mevsimlerin oluşumu birer katman.
Zamanın işaretini ezanla duyuyoruz. Ezanın şöyle bir özelliği var: Her gün vakti oynuyor. Biz kentte yaz ve kış saati diyoruz. İş saati bir saat ileri ve geri gidiyor. Ezanla doğadaki değişimi kabul etmiş oluyoruz.
Yani doğaya döndüğümüzde unuttuğumuz, kolumuzdaki saate böldüğümüz zamana alternatif olarak mı görüyorsunuz ezanı?
Köy hayatını alternatif gibi görüyorum. Şehirde Müslüman hayatı bile sürdürülemiyor, beş vakit namazı iş hayatına uydurmakta bile zorlanıyordur insanlar. Ama Kozlu'da ya inşaatta çalışıyor ya koyun otlatıyor ya da odun kesiyorlar. Ezan okunurken saygıdan duruyor, bir nefes alıyorlar. Böyle virgüller var hayatta.
"Portekiz kültürünü çok seviyorum"
Yeni isimler yetiştiriyorsunuz...
Evet. Beni heyecanlandırıyorlar. Bundan sonra bir misyonumuz olacak. Sırf bu yüzden Bilgi Üniversitesi'nde bu dönem ders vermeyi kabul ettim. Bir de montaj ağırlıklı küçük bir atölye çalışması yapacağım. Zaten haftada beş-altı kısa filmci geliyor fikir almak için. Çoğuyla konuşuyorum.
Ölene kadar sette mi kalacaksınız?
İnşallah kafam Portekizli Manoel de Oliveira kadar taze olur da çekerim. 98 yaşına geldi, hâlâ çekiyor. En sevdiğim, gıpta ettiğim yönetmen. Ben Portekiz'in kültürünü, sinemasını da çok seviyorum. Dönmüşler sırtlarını Avrupa'ya, okyanusa karşı... Bu tavır edebiyatlarında, sinemalarında var. Bir kere gittim Lizbon'a ama Fransızlardan sonra en çok kitap okuduğum, film izlediğim kültürdür Portekiz'inki. Orayla ilgili bir projem dosyada duruyor.
"Toronto dahil filmimin en iyi gösterimi köyde oldu"
Köydeki gala nasıl geçti?
Çok güzel geçti. Filmde canla başla yer aldılar. Hem de bizi sorgusuz sualsiz içlerine kabul ettiler. Beni tanıyor, bana güveniyor ama senaryonun tam ne olduğunu bilmiyorlardı. Saklamadım ama kabaca anlattım. Onun için biraz gergindim. Ama çok şık oldu. Hepsi geldi, yan köylerden de gelen oldu. Tam bir dolunaya rastladı.
Köyün içinde küçük bir meydan var. Çok da iyi bir sistem götürmüştük. HD (high definition) projeksiyon yaptık. Toronto dahil filmimin en iyi gösterimi orada oldu. Köpek sesleri, gece ambiyansı filmin ambiyansına karışıyordu. Perdenin arkasından ay doğdu, perdedekiyle iki dolunay oldu. Köylülerin sinema referansları az, bir kısmının hiç yok. Ertesi gün konuşurken çok kolay anladıklarını fark ettim. Sonuçtan memnunlar.
"Reklam çekmesem filmleri yapabilir miydim bilmiyorum"
Son günlerde bir de reklam filminiz var gündemde. İş Bankası reklamı. Reklamcılığı eski yoğunlukta sürdürmüyorsunuz sanırım.
Atlantik Film devam ediyor reklamlara. Ben dört-beş yıldır fazla film yapmıyorum.
Birçok başarılı kampanyayı götürdünüz. Turkcell'in sarı karıncaları sizin ürününüz.
Ondan önce ilk Turkcell filmleri serisiyle başladık reklamlara.
"A Ay"dan sonra "Kaç Para Kaç"a dek geçen 10 yıla yakın sürede reklam önünüzü mü kesti, yoksa yolunuzu mu açtı?
Önümü kesti mi bilmiyorum ama o 10 yılın içinde yapamadığım bir proje var. "A Ay"daki Fransız prodüktörümle yapamadığım proje dört yılımı aldı. Durmadım. Hiçbir zaman kendim için hiçbir şey yapmıyor durumunda olmadım. Sonra da "Kaç Para Kaç"ı ayağa kaldırmak beş yıl sürdü. Onu ve "Korkuyorum Anne"yi reklam parasıyla yaptık. Reklam yapmasam onları yapabilir miydim bilmiyorum ama reklam bana göre bir iş değil. Reklamda etkilenilecek bir şey yok, tam tersine reklam ekmeğini sinemadan yiyor. Sinema boyut katıyor reklama ama aslında böyle bir talep yok!
Ben de tam reklam çeken Reha Erdem ile film çeken Reha Erdem arasında fark var mı diye soracaktım...
Arkadaşlar film çekerken güler yüzlü ve neşeli oluyorsun diyor. Reklam çekerken pek de güler yüzlü olduğum söylenemez, gergin oluyorum. Reklamda hesap verilecek bir kişi, savunulacak bir durum var. Filmde bir Allah var bir de biz!
"Özkan ilk çekim günü tokat yedi"
Filmdeki çocuk oyuncuların seçimi zor olmuş. Sonuçta neden kentli bir kız oyuncu bulundu?
En zor kısmı oydu hazırlıkların. Çok önceden başladık yöredeki ilköğretim okullarını taramaya. Videoya kaydettik. Olabilecek gibi çocukları yedekledik. Sonra küçük bir grup içinde iki oğlan parladı. Bir kız da vardı, filmde sınıfta oynuyor, çok kaldıramayacak gibi geldi. Elit'i bulduk buradan. Sonradan iki oğlanın yanına şehirden bir kız koymak da ilginç geldi bana.
Ömer'e babasını öldürmek isteyen bir çocuk olduğunu nasıl anlattınız?
Anlatmadım. Senaryo da vermedim. Çok kabaca bir fikir verdim ama ikisinin de algıları yüksek, hem Özkan (Ömer karakteri) hem Ali Bey (Yakup karakteri) zeki, gururlu çocuklar. Söylediğim kadarını yaptılar. Her şeyi söylemenin tehlikeli olacağını düşündüm. Kafalarında bir şey oluşturacak, "Biz şimdi neyi oynayacağız?" diye kuracaklar. Özkan'ın ilk çekim günü babasından tokat yediği sahne vardı. Tokat yiyerek başladı filme! Hem çok meraklılar hem oyunun kurallarına katıldılar. Çocuklarla çalışmanın güzelliği bu.
Filmin diğer rolleri için çok iyi oyuncular seçmişsiniz. Tamamen amatörlerle çekmek hiç aklınızdan geçmedi mi?
Geçmedi çünkü ben sinemada doğal olanı sevmiyorum, yapay olanı seviyorum. Yapay ama iyi oynanmıştan ziyade filme göre oynanmış olanı. Çocuklarla yaptığımı amatörlerle yapabilirim ama bana hiç cazip gelmiyor. Bir oyuncudan başka bir figür yaratmak cazip. Karakter lafını sevmiyorum, zaten karakter yaratmaya inanmıyorum, bir figür yaratılabilir sinemada. Ben en gerçekçi olanın peşinde değilim. Oradaki adam böyle ağlıyor diye bir kaygım yok. Bence sinemada realizm dedikleri şey artık tamamen natüralizm oldu.
|
|
|

|