Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 04 Ekim 2006 / Çarşamba  
   Milliyet Online    Blog    Emlak    Arabam    İnsan Kaynakları    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    Mobil 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
  Otomobil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Diplomatın görevi kavga değil ikna etmektir

Şu sıralar memleketine dönmekte olan Britanya sefiri Sir Peter Westmacott'un hem niyeti müspet hem de üslubu ustacaydı. Avrupa Birliği'nin Ankara nezdindeki temsilcisi Hans Jörg Kretschmer ise başından beri kavgacılığıyla dikkati çekti

Fax: (0312) 427 20 64

İki misyon şefi şu sıralar Ankara'dan ayrılıyor. Bunlardan biri, Sir Peter Westmacott, Britanya'nın Ankara'daki büyükelçisi, değerli bir diplomat. Şark ve Garp kültürüne ve edebiyatına vakıf biri. Başarılı bir dönem geçirdi ve kendini sevdirdi. Hans Jörg Kretschmer ise Avrupa Birliği'nin Ankara nezdindeki temsilcisi. Başından beri kavgacı üslubuyla dikkati çekiyor.
Elinizde kozlarınız da olsa böyle bir üslupla çok yol alamazsınız. Kretschmer AB'nin öncü motor ülkesinden, harp sonrası gençliğin dünya görüşüyle o ülkenin geleneksel üslubunu bir arada götürüyor.
AB delegasyonunun başkanları gerçi büyükelçi değildirler ama bizim başkentimizde önemli büyükelçiler gibi muamele görürler. Brüksel'den yollanan bu memurların diplomasi ile pek ilgisi yoktur; daha önce Karen Fogg bir hayli gaf yapmıştı. Ama Fogg hiç değilse Türkiye'de bir şeyler yapmak, bir uzlaşma sağlamak gibi safdil bir gayret içindeydi.
Kretschmer'in pek Fogg gibi olduğu söylenemez. O AB'nin, daha doğrusu AB'nin içinde yeni Alman entelektüellerinin benimsediği bir dünya görüşüne sahip. Çok kesin bir kimlik sanılır ama tarifi iyi yapılmamış bir Avrupalılığı benimsemişlerdir. Bu Avrupalılık bütün AB ülkelerinde ulusal kimliğin garnitürüdür. Almanya'da ise olumlu ve olumsuz yanlarıyla kazınmış bir ulusal geçmişin yerine konur.

Demokrasi sorunu
İşin tatsızlığı da burada. Bu yeni din ve kimlik her mevki sahibi ve eline kalem geçireni amansız bir vaiz haline getirir. Şimdiki vaizler eskilerin aksine Alman uygarlığı adına değil, AB adına konuşuyorlar. Kretschmer dört yılda koca bir ülkenin demokratikleşme ve modernleşmeyi beceremediğini söylüyor. Sınıfını iyi yetiştiremeyen bir öğretmenin burukluğunu taşıyordu. Kretschmer kendi bağnazlığı içinde bazı soruları sorabiliyor. Önemli olan bizim hiç soru sormamamız.
Sorunun biri, demokrasinin bir toplumda nasıl gelişip yerleşeceğidir. Yüksek ateşte abdest suyu kaynatma hızıyla demokrasi olgunlaştırılmaz. Maltızda saatlerce pişirir gibi içten içe olması ve sabırla izlenmesi gereken bir süreçtir. Tarih yapmaya meraklı birçok lider taslağından çok, isimsiz kahramanların yani halk çoğunluğunun gayreti ve uzlaşması ve uyumuyla gelişip gerçekleşir.
Birçok kimsenin aksine "adam olmaz" denen milletimizin Tanzimat'tan beri önce kanun devletini sonra da hukuka dayalı demokrasiyi geliştirme yolunda hiç de küçümsenmeyecek adımlar attığını düşünenlerdenim. Aslında kıta Avrupa'sıyla Anglosakson dünya arasında da büyük farklar vardır. Birinde demokrasi ne kadar çoğunluğun riayet ettiği bir usul olarak gelişmişse; kıtada kan ve ateşe dayalı gelişmeler umulmadık çöküntü ve sapmalarla aslında tarih yolunda geciken bir yürüyüştür.
Tanzimat'tan beri kanun devleti olma çabasındayız; usulsüz vergi toplanmasını önlemeye, köylü kitlelerinin usulsüz çalışmaya yani angaryaya sevkini kaldırmaya, zulüm ve yargısız infazı önlemek için mücadele eden bürokratlarla bir hayli yol aldık. Başarısız da olsa, Birinci Mebuslar Meclisi toplandı, gayet olgun toplantılarla akıllıca kanunlar çıkardı; II. Meşrutiyet'te sonu skandalla gelse de çok partili hayatı tanıdık. 1924 ve 1930'larda bu deney tekrarlandı.
Artık ihtiyarlayan bir nesil 1946'dan beri süregelen çok partili hayattan başkasını tanımıyor. 27 Mayıs 1960 darbesinin çok acı ve yer yer gülünç yönleri vardır ama bazı temel kurumların anayasalaştığı ve yerleştiği açıktır. İsmi telaffuz edilemez Marksizm, tıpkı Batı demokrasilerindeki gibi 1965'te bizim meclisimizde de gruplaşmıştır. Bazı grotesk örneklere rağmen Türkiye solun da tadına vardı. Buna tepki de sert oldu. Dehşet olaylar yaşandı ama tarihin bu safhasını İspanya ve Yunanistan gibi lüzumsuz ve milletin belkemiğini kıran iç savaş girdabına yuvarlanmadan atlattık.

Hıristiyanlıktan kalma adetler
Bu gelişmeler olurken AB'nin ismi ve cismi ortada yoktu. Türkiye infaz sistemini değiştirirken, idam cezaları üzerinde ciddi tartışmalara girişirken AB'nin telkinleri mevcut değildi. Dış seyahatler mali sınırlama dışında her zaman serbestti. Basın hürriyetini 1945-75 arası gazetelerini izleyenler görürler. Dış politikayı tartışmak 1960'a kadar bir tabuydu, yavaş yavaş o da meclislerin gündeminde yer aldı.
Kretschmer gibi temsilciler iki yılda bulundukları ülkeyi kendilerine göre düzenleyecek bir misyon yükleniyor; bazı yerli AB'ciler de onların etrafında yer alıyor. Her ideale ve siyasi seçime ancak saygı duyulur. Ama şu gerçeği bilmeliyiz; koca bir ülkeyi -velev çok antidemokratik de olsa- iki yılda demokrat(!) yapmak ancak putperest kabileleri vaftiz eden yarı gerçek Apostel yani havari hikayeleriyle büyüyen kimselerin tasavvur edeceği bir misyondur. Bazı muğlak tarihi olay ve kişileri sulandırarak menkıbeye çeviren hikayeleştiren bir kültürün insanlarına has hüsnükuruntudur.
Modern siyasi hayatta Hıristiyanlıktan kalma bazı adetler vardır. Bunları izleyenler çok modern davranışlar içinde olduklarını sanabilirler. Bir düşünürün değindiği gibi; kilisedeki confession yani günah çıkarma siyasal özeleştiriye veya dini akideler tartışılmayan birtakım mütearifelere dönüşür. Bir kilise tabiri olan "karizma" birtakım siyasal bilimci ve politikacılar tarafından şahsın putlaştırılması için kullanılır.
Güneri Cıvaoğlu'nun deyişiyle köşeli düşünce ve sert üsluplu Kretschmer'in başkentteki faaliyet dönemini, onun gibi şu sıralar memleketine dönmekte olan Britanya sefiri Peter Westmacott örneğine bakarak değerlendirmeliyiz. O da Türkiye'nin AB üyeliği için didiniyor ama hem niyeti müspetti hem de üslubu ustacaydı ve AB ülkeleriyle Türkiye arasında dönem başkanlığı sırasında fevkalade ilişkiler kurdu; kırılan ilişkileri onardı. Bir diplomatın görevi kavgacı bir üslupla iş görmek değil, barışçı ve uzlaşmacı bir ortam yaratmak ve ikna etmek olmalı. Tabii bu memurların nasıl bir geleneğe istinat ettikleri çok önemlidir. Gelenek zenginse olumlu ve başarılı diplomat daha kolay yetişir.



PAZAR
"O kadar hizmet veriyorum ama Altın Portakal'dan bir davet gelmiyor"
"Kızımız doğunca Sakız'ın Türk nüfusu 4,5'a çıktı"
"Film çekerken neşeli, reklam çekerken gergin oluyorum"
"İspatlanmış değil ama Türkiye'ye en fazla 2 ton Nazi altını gelmiştir"
Geyikli Baba'nın izinde
Bu otelleri tanıyor muyuz?
Miles Davis'e mektup
Arabistanlı Lawrence sendromu
Adnan Menderes'le düşen uçakta...
Teraziler için gelecek yıl
Müzedechanga'da bir yaşıma daha girdim!
Diplomatın görevi kavga değil ikna etmektir
Bebek gibi uyuyabilirsiniz
Sakatlar nasıl hatalı yürür?
Gümüşlük'te balık yemenin tam zamanı
Kitap okuma alışkanlığı
İçecek kültüründe en zengin ülkeyiz





Ahmet Turhan Altıner
Can Dündar
R. Hakan Kırkoğlu
Vedat Mılor
İlber Ortaylı
Taylan Kümeli
Tuba Akyol
Fatih Türkmenoğlu
Yalvaç Ural
Mehmet Yalçın

© 2006 Milliyet